Can KIRAÇ hakkında

1927 yılında Ankara’nın
Etimesgut semtinde
dünyaya geldi. İsmini
Atatürk koymuştur...

Can Kıraç

YENİ ANAYASA ve NİÇİN LAİK CUMHURİYET ?

Anayasa konusunu irdelemeye başlamadan, DEMOKRASİ anlayışımıza değinmek istiyorum.

‘Demokrasi HALKIN kendisini yönetmesidir’ tarifi, günümüzde hemen herkesçe kabul görmektedir. Antik Çağda Yunan Şehir Devletlerinde uygulanmaya başlanan demokrasi yönetimlerinde HALK tarifinin herkesi kapsamadığını hatırlamamız gerekir. O dönemlerde, demokrasiyi uygulayan sistemde oy verecek olan HALK sınıflara ayrılmıştı. Örneğin oy vermek için köle olmayan ERKEK’ler seçilirdi. Bu bireylerin o şehirde doğmuş olması şartı vardı. Kadınların oy hakkı yoktu. (Bugün bile böyle düşünenlerimiz var!)

O günlerden bugünlere gelinceye kadar, demokrasi anlayışımız nice evrim ve devrimler yaşadı.. Bugün, toplumsal mutluluğun temelini BİLGİLİ İNSAN oluşturmaktadır. Yaşadığımız yeni çağda, zenginlik BİLGİNİN ürünüdür. Bilgi, ekonominin hammadesidir, bedensel emeğin, üretim âletlerinin ve fabrikaların yerini BİLGİ almıştır.

Şimdi, yeni ANAYASA arayışı içinde olduğu iddia edilen toplulumumuzun (Acaba böyle bir arayış var mı?) EĞİTİM RONTGENİNİ aşağıda özetliyorum: Ülke genelinde 4 milyon 640 bin kişi okuma yazma bilmiyor. Okur yazar olmayan nüfusun 3 milyon 730 bin 553'ünü ise kadınlar oluşturuyor. TÜİK'in 2009 verilerine göre Türkiye'de 56 milyon 793 bin kişi okuma yazma biliyor. Yaş gruplarına göre okur yazarlıkta 5 milyon 222 bin kişi ile 6-13 yaş grubu ilk sırada yer alıyor. Okuma yazma en az bilen yaş grubunu ise 60-64 yaş arasındaki vatandaşlar oluşturuyor. Bu yaş grubundaki erkeklerde 977 bin, kadınlarda ise 775 bin okur yazar bulunuyor.

Eğitim durumuna göre Türkiye'de en çok ilkokul mezunu bulunuyor. 18 milyon 204 bin kişi ilkokul mezunu olarak kayıtlara geçerken, bunu 13 milyon 491 kişiyle okuma yazma bilmesine rağmen ilkokulu bitirmeyenler izliyor. 2 milyon 738 bin kişi ortaokul mezunu, 7 milyon 430 bin ilköğretim mezunu olduğunu beyan ederken, lise mezunu sayısı 10 milyon 284 olarak tespit edildi. Yüksekokul veya fakülte mezunu sayısı 4 milyon 290 bin, yüksek lisans yapan kişi sayısı 279 bin olarak kayıtlara geçti. Doktora yapanların sayısı 79 binden kaldı. Öğrencilerin % 32'si okuma testinde, % 52'si de matematik testinde temel yeterlik düzeyinin altında kalırken, bu oran 2009'da sırasıyla % 25 ve % 42'ye düştü. İlerlemeye rağmen Türkiye'de 15 yaşındaki öğrencilerin ?% 25'inin okuduğunu anlayamaması ve % 42'sinin basit matematiksel problemleri çözememesi düşündürücüdür.

Bugün, yeni ANAYASA hazırlama telâşı içinde, LAİKLİĞE yönelik tartışmaların ortaya çıkardığı şüphelerin nedenini anlamak için Atatürk’ün hilâfeti kaldırma hedefini hatırlamakta yarar görüyorum. Çünkü, Saltanat’ın ve Hilâfeti’n kaldırılması kararı Cumhuriyet döneminin çok önemli bir olayıdır.

Mustafa Kemal’in Osmanlı Saltanatı’nın kaldırılması konusunda çevresini ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerini ikna etmek için verdiği mücadele Nutuk’ta açık bir şekilde anlatılmaktadır. Mustafa Kemal, padişahlıktan sonra hilâfeti de kaldırmayı planlıyor, böylece, kafasında kurmayı kararlaştırdığı yeni Türkiye Cuhmuriyeti’ni İslam dünyasının taasubundan kurtarmak istiyordu. Mustafa Kemal’in, bu anlamda, 1922 yılı Kasım ayı başında, TBMM Anayasa Komisyonunda yaptığı konuşmada belirlediği hedef çok kesindir:“ Hâkimiyet ve saltanat, hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye, müzakere ile verilmez. Hâkimiyet ve saltanat; kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına ZORLA elkoymuş, saltanatlarını altı asır sürdürmüşlerdi. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini bildirerek, hâkimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir olupbittidir. Mevzubahis olan, millete, saltanatını, hâkimiyetini bırakacak mıyız?, bırakmayacak mıyız? meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikâti ifadeden ibarettir. Bu behemahal olacaktır. Burada toplananlar, TBMM ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce uygun olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.” (Nutuk II-186)

Bülent Tanör, Mustafa Kemal bu kararlılığını şöyle yorumlamaktadır:? “Kabul etmek gerekir ki, Birinci TBMM aynı zamanda bir ‘ihtilâl meclisi’ydi. Ulusun egemenliğini mutlak kılma azmi ve kararlığı da mutlaktı. Kaldırılan da zaten demokratik bir kurum değildi.. Dünyanın pek çok ülkesinde monarşilerin kanla ve ateşle yıkıldığı hesaba katılırsa, Türkiye’de izlenen yol ve yöntemlerin, temelde, barışçıl üslupta olduğu kabul edilebilir.”

Sıra hilafetin kaldırılmasına gelmişti. Bu da, 3 Mart 1924 tarihli kanunla gerçekleştiriliyor ve Cumhuriyet’in ilânından sonra beliren, devletin “iki başlı” olduğu tereddütü yok ediliyordu. Bülent Tanör’ün bu konuyu açıklaması şöyledir: “Hilafetin kaldırılması değişik anlamlar yüklüdür. Bir kere, yasa gerekçesinde de belirtildiği gibi, devletin tepesindeki iki başlılık olasılığı önlenmiştir. İkincisi, dinsel bir kurumun tasviyesiyle devletin lâikleşmesi yolunda bir adım daha atılmış olmaktadır. ‘ Kısacası; önce padişahlık saltanatının kaldırılması, sonra Cumhuriyet’in ilânı, arkasından da hilâfetin lâvedilmesiyle, “Uluslaşma” yolunda çok önemli adımlar atılmış oluyordu. Tabii bu gelişmeler yaşanırken, dinci akımlar yeni düzeni bozmak için fırsat kollamaya başlamışlardı. Bunların arasında Şeyh Said isyanı en boyutlu olanıydı. Şeyh Said’in başkaldırışında feodal-dinci bir organizasyonun izleri bulunuyordu. “Şeyn Said’e göre hilafete son verilmesi Kürt-Türk birliğinin temelindeki İslam’a bir saldırıydı.”

Bugün; “Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir” açıklaması birçoğumuzun dilinden düşmemektedir. Ancak, genç kuşaklar, bu “Hukuk Devleti”nin bir “Hukuk Devrimi”nin eseri olduğunu bütün yönleriyle bilmemektedirler. Bu konunun tarihsel yapısını inceleyenler, ulusal kurtuluşumuzun ve Cumhuriyet’in kuruluşunun hukuki temeller üzerinde gerçekleştiğini şöyle belirtirler: “Saltanatın kaldırılması, Cumhuriyet’in ilânı, hilafetin lâvedilmesi gibi devletin üst yapısını yıkan ve yeniden kuran girişimler hukuki usullerle gerçekleştirildi. Bunlar, gelecek hukukun payandaları oldular. Daha sonraki bütün temel reformlarda da, otoriter yöntemlere başvurulsa bile, hukuki usuller uygulandı. Kurtuluş ve kuruluş aşamalarıyla, Türk Devrimi yeni bir hukuk yarattı.”

Nitekim, İslam hukuk sisteminden ayrılma kararı verilirken, Medeni Kanun gerekçesinde şu görüşe yer veriliyordu: “Dinler değişmez hükümler ifade ederler. Hayat yürür, ihtiyaç süratle değişir. Din kanunları, mutlaka ilerleyen hayatın huzurunda şekilden ve ölü kelimelerden fazla bir kıymet, bir manâ ifade edemezler. Değişmemek dinler için bir zarurettir. Bu itibarla, dinlerin sadece bir vicdan işi olarak kalması bu yüzyıl medeniyetinin esasıdır. ” Böylece, ülkede yaşayan insanlarımızı bölen ve guruplaştıran, din ve mezhep kurallarına dayalı çok hukuklu sistem son buluyor “Laik Hukuk Birliği” ve “Vatandaşlık Bağı” ilkeleri uygulamaya konmuş oluyordu. Bu devrim, aynı zamanda, Türk kadınının, medeni haklarını kullanma istikametinde önünü açıyordu. Medeni Kanun’daki şu ifade, çağdaşlaşmaya yönelmenin kararlılığını şöyle açıklıyordu: “Muasır medeniyeti benimsemek kararıyla yürüyen Türk Milleti, muasır medeniyeti kendisine değil, kendisi muasır medeniyetin gereklerine, her ne bahasına olursa olsun, ayak uydurmak zorundadır. Yaşamak kararında olan bir millet için bu şarttır.” Cumhuriyet döneminin gerçekleştirdiği köklü “Hukuk Devrimi”ni henüz hiçbir İslam ülkesinin başaramaması, Türk toplumunun çağdaşlığa yönelme kararlılığının delili olmaktadır.

Hatırlarsanız, Refat Partisi’nin, 1996 yılında gerçekleşen iktidar ortaklığından sonra en çok tartışılan konu “Demokrasi” ve “Laiklik” olmuştur. Birbirinden farklı olduğu halde aynı amaca yönelen bu kavramların, sade vatandaşlar tarafından anlaşılması için “Egemenlik kimindir?” sorusunu cevaplamak gerekir. Egemenliğin millet yerine Allah’a ait olduğuna inananların, çağdaş anlamda, demokrat ve laik olmaları mümkün değildir. Bülent Tanör “Laiklik” konferansında konuyu şöyle açıklamıştır:“ Laiklik genel olarak özgürlük ve çoğulculuğun, özel olarak da dinsel özgürlüklerin ve dinsel çoğulculuğun ‘onsuz olmaz’ güvencesidir. Herhangi bir dinsel inanca bağlanmak, onun buyruk ve öğütlerini yerine getirip getirmemek, bunlardan ötürü kınanmamak, hiçbir dinsel inanca sahip olmamak ve bundan ötürü de kınanmamak ancak laik bir devlet ve toplum düzeninde mümkündür.”

Bu alanda uzman aydınların belirttikleri gibi, İslam’da, din ve dünya işleri arasında bir ayırım yapılmamaktadır. İslam, yaşadığımız ortamı düzenleyen bir din olarak benimsenmektedir. Din ve hukuk içiçe yapılandığı için de, temel kuralların değiştirilmesi hatta tartışılması bile mümkün değildir. Bu durumda, devletin, din ve mezhepler karşısında tarafsız olması, ayrıca, din kurallarının hukuk ve siyasal düzene karıştırılmaması “Laikliğin” temelini oluşturmaktadır. Din konusunu irdeleyenler; “Allah mı insanı yaratmıştır?”, yoksa “insan mı Allah’ı yaratmıştır ?” sorusunu asırlar boyu tartışmaya devam etmektedirler. Şurası bir gerçektir ki, masum ve cahil insanları, bilim ve aklı geri plana iterek, din kurallarına göre yaşamaya zorlamak, dinsel bağnazlığın ve geri kalmışlığın çağdışı bir göstergesidir.

Sözün özüne gelince:
YENİ ANAYASAMIZI YAPARKEN?LAİK CUMHURİYETİ KORUMAK ZORUNDAYIZ

Tasarım ve Uygulama entegresoft