Can KIRAÇ hakkında

1927 yılında Ankara’nın
Etimesgut semtinde
dünyaya geldi. İsmini
Atatürk koymuştur...

Can Kıraç

KRALİÇE UĞRUNA KATIKSIZ HAPİS CEZASI !

Can Kıraç

Güzeli ve güzelliği algılama duygusu çocukluk yaşlarında hissedilir. Birçoğumuzun anılarında ilkokul sıralarında başlayan aşk hikâyelerinin özel bir yeri vardır.

Ben, 1930'lu yıllarda, gönlümü dolduran böylesine çocuksu bir duygu yüzünden, çeyrek asır sonra hapis cezasına çarptırılacağımı hiç düşünmemiştim!

Mustafa Kemal Paşa'nın cumhuriyetimizin kuruluşunu izleyen yıllarda, Türk kadınını hak ettiği yere yükseltme gayretleri arasında "güzellik yarışmalarının" özel bir yeri vardı.

2 Eylül 1929 yılında yapılan yarışmada Türkiye'nin ilk güzelik tacı Feriha Tevfik Hanım'ın başına konmuştu . İlerleyen yıllarda, Türk güzellerinin ünü dünyaya yayılmış, 1932 yılında, Türkiye güzeli Keriman Halis Hanım, Belçika'nın Spa şehrinde düzenlenen yarışmada, 28 ülkenin güzelleri arasından Kâinat (Dünya) Güzeli olarak çıkmayı başarmıştı. Atatürk de, Keriman Halis'e "Ece" soyadını vererek, onun bu başarısını taçlandırmıştı.

Benim güzellere olan tutkuma gelince! Babam Ali Numan Bey Amerika'daki ziraat mühendisliği eğitimini tamamlayıp 1932 yılında Türkiye'ye döndükten sonra, mesleğini Eskişehir'de sürdürmeye karar vermişti. Ben de, aynı yıl altı yaşına adım atarak ilkokula gitme heyacanını yaşamaya başlamıştım.

O yıllarda, Eskişehir, genç ve inançlı akıncıların toplandığı bir Anadolu şehriydi. Devlet Demiryolları ve Şeker fabrikaları yanında Hava Kuvvetleri tesislerinde, Tarım Deneme istasyonlarında, Yargıtay'da Cumhuriyet döneminin temeline harç koyan idealist kadrolar iş başındaydı. Bu genç akıncılardan biri de uçak mühendisi Selahattin Alan'dı. Selahattin Bey'in ününe ün katan kişi ise 1931 yılındaki yarışmada Avrupa Güzeli seçilen eşi Naşide Saffet Hanım'dı.

Bazı geceler, şehrin dışındaki çiftlik evimizde toplanılır, ben de çocukluk hayatımın en keyifli saatlerini Naşide Saffet'in ayakları ucunda bazen oturarak bazen de uyuklayarak yaşardım! İlkokul hayatımın unutamadığım bu anısını hâlâ çoşkuyla hatırlarım.

20 Ağustos 1952 günü, Gaziemir Ulaştırma Okulu'nun 36. dönem yedeksubay öğrencileri, öğlen tatilinde, İzmir'in bunaltıcı sıcağından korunmak için okul komutanlığının önünde bulunan ağaçlar altına serilmişlerdi. Bazılarımız, pilli radyolarımızdan haberleri dinliyorduk. Birden beklemediğimiz bir haberle yerlerimizden fırlamış, bütün gücümüzle "Yaşasın!" diye haykırmaya başlamıştık! Türkiye güzeli Günseli Başar "Avrupa Güzeli" seçilmişti.

Sevinç şaşkınlığımız geçer geçmez, ben, bölük başçavuşu olarak arkadaşlarımı, komutanlık binası önünde merasim yürüyüşü için toplanmaya davet etmiştim!

"Dikkkkattt! Merasim yürüyüşü marş!" komutumla bölük arkadaşlarım sert adımlarla ilerliyor ve hep beraber söylediğimiz Yedek Subay marşıyla Ulaştırma Okulu'nu inletiyorduk! "Türklüğün öz cevheri taşar temiz kanından / Yedeksubay ölürde dönmez er meydanından!"

Heyecanımızın doruk noktasında, keskin sesli bir komut kulaklarımızıda çınlamıştı: "Başçavuş! Yürüyüşü durdur ve buraya gel!" Ben, emre uyarak yürüyüşü durduruyor ve bölüğe şu komutu veriyordum: " Sola dönnn! Selâm durrr!" Sonra komutanlık binasının girişinde bizi izleyen okul komutanına koşarak yaklaşıyor, gözlerinin içine bakarak onu selamlıyor ve tekmilimi veriyordum:

"Ulaştırma Okulu 3.Bölüğü merasim yürüyüşüyle Avrupa Güzeli seçilen Günseli Başar'ı kutluyor! Arzederim komutanım!" Komutan, biraz kızgın biraz mütebessim, yanındaki emir subayı yedeksubay üsteymen Nezih Akış'a dönüyor ve emrini açıklıyordu: " 3.Bölük başçavuşunu bir hafta süreyla katıksız hapse atınız!" (Nezih Okuş milli basketbolcu ve eski Adana valisiydi. Allah rahmet eylesin.) Böylece, benim altı yaşımda Naşide Saffet'le başlayıp yirmibeş yaşımda Günseli Başar'la devam eden güzeller ve güzellik tutkum parmaklıklar arkasında noktalanmış oluyordu.

O günden bu yana hangi güzelle karşılaşsam Karacaoğlanın şu dizesini hatırlamakla yetinirim : " Ben güzele güzel demem / Güzel benim olmayınca! "

Felâketlerle ve acılarla geçen 2001 yılını neyseki geride bırakıyoruz! Önümüzdeki 2002 yılının eşiğinde, dileğimi, Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın özlemiyle sizinle paylaşıyorum : " Neden herkes güzel olmaz, yaşamak bu kadar güzelken!"

Tasarım ve Uygulama entegresoft