Can Kıraç

İZMİR’DEN BİRKAÇ ANI !

Benim ve eşimin hayatında İzmir’in ve İzmirlilerin çok derin izleri vardır. 1956 yılı Ocak ayında İzmir’de, Egemak şirketinde, müdür yardımcısı olarak işe başladığım günlerde, bizi ne gibi olayların beklediğini tahmin edemiyordum.

Otuz yaşıma yaklaştığım bir dönemde, geleceğe umutla bakmama rağmen, yabancısı olduğum bir bölgeye ve sosyal ortama nasıl ayak uyduracaktım ? Ankara’da, Koç’un koruyucu şemsiyesi altında çalışmaya başlamış birisi olarak, İzmirlilerin yabancılara kapalı tuttukları iş dünyalarında ve özel yaşamlarında, kendime ve eşim İnci’ye bir yer açmayı acaba başarabilicek miydim ?

İzmir’e adım attığım güne kadar, hayat çizgim, bana daima şans getirmişti... 1927 yılı Mayıs ayında, Ankara’da, Gazi Orman Çifliğinde gözlerimi dünyaya açtığım gün, adımı, Mustafa Kemal Paşa, Can olarak belirlemişti. Ziraat mühendisi olan babam, o yıllarda, şimdiki adı Atatürk Orman Çiftliği’nde Gazi Paşa’nın emrinde çalışıyordu. Bebekliğimin dört yılı, "kuru ziraat" eğitimi alan babamla beraber Amerika Birleşik Devletleri’nde, Kansas ve Nebrasca’da geçti. Amerika dönüşümüzde, 1932 yılında, Eskişehir’e yerleştik. Babamın "kuru ziraat" çalışmalarından dolayı, soyadımız da, Atatürk tarafından "Kıraç" olarak bizlere armağan kaldı.

İlkokulu Eskişehir’de, ortaokulu ve liseyi İstanbul’da Galatasaray lisesinde 1946 yılında tamamladım. Çocukluğum bütünüyle çiftlik hayatı ortamında geçtiği için, meslek olarak, baba uğraşı olan ziraat eğitimine yöneldim ve Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesinden, 1950 yılında, Ziraat Yüksek Mühendisi ünvanıyla mezun oldum.

1948-1950 yıllarında üniversite öğrenci derneklerinde görev yaptım ve Türkiye Milli Talebe Federasyonu Başkanlığına kadar ilerledim. 1950 Ağustos ayında, Ankara’da, özel sektörde, Koç Ticaret Anonim Şirketi Otomolbicilik Şubesi’nde çalışma hayatına atıldım.

1952 yılında Atatürk İlkeleri’ne bağlı kalınması için yazdığım bir köşe yazısından dolayı "Türk halkını isyana teşvikten" sanık oldum ve Cumhuriyet Savcısı’nın isteği ile baraat ettim. (Bu yazımın yayınlandığı tarihten bu yana yarım asra yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen, toplum olarak, hâlâ aynı konuları tartıştığımız için hüzün dolu bir hayret içindeyim!)

1957 yılında, İzmir’de, Egemak Şirketi’ne müdür oldum. Böylece, otuz yaşımda, Koç Topluluğunun "en geç müdürü" ünvanını kazandım. 1960 yıllarda İzmir Ticaret Odası Yönetim Kurulu üyesi olarak "Planlı Karma Ekonomi"yi savundum. 1970’li yıllarda; basında ve panellerde "Montaj Sanayii"nin avukatlığını yaptım, Koç Holding Yönetim Kurulu’na girdim. TÜSİAD’ın kuruluş hazırlıklarını yürüten komitede çalıştım. 1980’li yıllarda "Koç’un Can"ı oldum.

Koç Topluluğunda Otomotiv Gurubu Başkanlığından sonra, 1987 yılı başında, profesyonel hiyerarşinin tepe noktası olan "Koç Holding İcra Komitesi Başkanlığı"na getirildim. Bu görevi beş yıl süreyle devam ettirdikten sonra da, 1991 yılı sonunda, kendi isteğimle, aktif görevden ayrıldım.

Beraberliğim 41 yıl süren iş dünyasından ayrılarak hayatın yeni bir sahiline geçme kararımı öğrenenler, önümdeki yeni ortama nasıl uyum sağlayacağımı merak ediyorlardı. Bazıları, "Emekli olmaktan vazgeç, köşene çekilip sakin bir hayat yaşamak senin tarzın olamaz!" uyarısında bulunmuşlardı. Bugün, bu arkadaşlarımın, hayatı se-verek, mutluluk içinde yaşadığımı bilmelerini istiyorum. Ve, kendimi, yetmişli yaşın "Sade Vatandaşı" olarak selamlıyorum! Artık, çevremi daha iyi algıladığımı hissediyor, dostlarımla insan olmanın onurunu ve mutluluğunu paylaşıyorum.

Yöneticilik yaşamımın en belirgin yanı "uzlaştırıcılığım" olmuştur ! Ben, hem iyi bir dinleyiciydim hem de değişik fikirleri belirli bir uzlaşma zemininde birleştirme becerisine sahiptim...Böyle bir karakter, insanı, daima özverili olmaya zorlar. İşte, çalışma hayatımın beni en çok yoran tarafı da bu özelliğim olmuştu. Artık, özveriyle çalışmaktan bunaldığımı ve yavaş yavaş kişiliğimin derinliğini kaybettiğimi hissediyordum! Bunun için de, 41 yıl emek verdiğim, ekmeğini yediğim Koç Topluluğundan kopma kararımı, özgürlüğe kavuşma özlemimin vazgeçilmez bir baskısı olarak yorumlamıştım!..

Şimdi,kendimi, 70 yaşında " sade bir vatandaş" olarak görüyorum ve Koç Topluluğunda geçen hayatımı da "olgunluk çağımın görkemli dönemi" olarak değerlendiriyorum...Bu vesiliyle, şu duygumun bilin- mesini istiyorum. Koç Ailesinin ve çalışma arkadaşlarımın güvenine sahip olarak ulaştığım makam ve elde ettiğim yetkiler sebebiyle asla büyüklük gururuna kapılmadım . Şımarıklığın çirkinliğini, kendime, eşime ve çocuklarıma bulaştırmadım!.. "İkbal yıllarımı" bu duyguyla tamamladığım için büyük bir mutluluk duyuyorum!

Bu duygularla, halk ozanı Aşık Veysel’in seslenişini, kendime uyguluyorum: " Gün ikindi akşam olur/ Gör ki başa neler gelir/ Can Bey gider adı kalır/ Dostlar beni hatırlasın."

Bizim İzmir yaşamımız, 1956-1968 yılları arasında, tam tamına oniki yıl sürdü. Çekingenlikle başlayan, hatta zaman zaman korkuyla devam eden bu macera tamamlandığı günlerde, eşim İnci, kızım Aslı ve oğlum Ali ile beraber, küçük bir aile oluşturuyor ve artık kendimizi gerçek İzmir’li hissediyorduk.

Bunun içindir ki, bugün, arkadaşlarımızın birçoğu bizi İzmir’li bilirler! Biz de böyle tanınmaktan, gerçekten büyük bir keyif duyarız.

1957 yılında Egemak Şirketi’ne müdür olduğum günlerde, İzmir’de otomobil sahibi olan kişileri uzaktan tanıdığımı hiç unutmuyorum. Bu anımla, otomobil sayısının, o yıllarda ne kadar az olduğunu belirtmek istiyorum . Mahmut Yalay, Hakkı Türegün, Selahattin Sanver, Fevzi Özakat, Ali Haydar Albayrak, Hasan İkbal, Ferit Eczacıbaşı, Şevket Filibeli ve Osman Kibar bunlardan bazılarıydı. Bugün, İzmir caddelerinin ve bulvarlarının otomobillerle tıkabasa dolmuş halini görünce nereden nereye geldiğimizi daha iyi anlıyorum.

1960’lı yılların başıydı. Otosan otomobil fabrikasında bir parti Ford-Consul marka otomobil üretimi gerçekleştirilmişti. İzmir’de bunları seçkin müşterilere satarak bir "imaj" oluşturmayı düşünmüştüm. O dönemde İzmir’in tanınmış ve eksantrik siması Şerif Remzi Reyent’e Consul otomobil satmayı başarırsam müthiş bir olay yaratmış olacaktım. Çünkü, 1960’lı yıllarda, Şerif Remzi Bey Güzelyalı’daki yalısından Konaktaki iş yerine bisikletle gidip gelen, papyonlu, İngiliz kontlarına benzeyen çarpıcı bir kişiliğe sahipti. Bir ay devam eden mücadeleden, ne yazık ki yenik çıktığım için hâlâ üzüntü duyarım. Son ziyaretimde, beni bürosunun kapısında karşılamış ve şu ilginç teklifle satıcılık hayatımın en acı sonucunu tatmama sebep olmuştu:

"Can Bey! Bana otomobil satmak için çok uğraştınız. Şimdi, karşı bir teklifim var; yedek bisikletimi size satmaya karar verdim. Böylece, benim yaşıma geldiğinizde, hem sağlıklı bir bünyeye sahip olursunuz hem de beni hatırlarsınız!"

İzmir’e Ankara’dan geldiğimizden olacak "Deniz"in bizim için dayanılmaz bir cazibesi vardı. Bu sebeple, ilk evimizi seçerken Güzelyalı tarafı bize çok çekici gelmişti. Nitekim, Köprü durağında Ali Çelikkaptan’a ait eski bir yalı katını kiraladığımız gün hayatımızda yeni bir dönemin başladığını hissetmiştik. Duvar komşumuzun Süleyman Ferit Eczacıbaşı olması ise, özellikle eşimin, İzmir’in seçkin sosyetesini tanımasına imkân vermişti. Her anlamda mükemmel bir hanımefendi olan Saffet Eczacıbaşı, eşim İnci’nin, iki yıllık evliliğimizin yeni bir muhitte yaşanan sıkıntıları göğüslemesine destek olmuş ve onun İzmir’de yeni dostluklar kurmasına öncülük yapmıştı.

Süleyman Ferit Eçzacıbaşı’nı tanıdığım yıllarda, kendisinin, 70 yaşında olduğunu öğrenmiştim. Bana, hayatla ilgili öğütler verirken şu sözlerini hiç unutmadım: " Benim en büyük mutluluğum altı erkek evlât sahibi oluşumdur. Onların memlekete hayırlı gençler olarak yetişmeleri için her fedakârlığı yaptım. Şimdi, 70 yaşındayım. Artık, çocuklarımı büyük oğlum Nejat’a emanet ettim. Onun yönetimi altında iş dünyasına uyum sağlamaya çalışıyorlar. Sizin de çocuklarınız olacak. Onların eğitimleri için bütün gücünüzü kullanın. Türkiye, çağdaş eğitim görecek gençlerin yaratıcı fikirleri üzerinde yükselecektir."

Benim İzmirli’liğim, gerçekte, yedeksubaylık dönemimde başlamıştı. 36. dönem yedeksubay adayları olarak Gaziemir Ulaştırma Okulu’nda toplanmıştık. Ben 3.bölük başçavuşluğuna seçilmiştim. Millî basketbolcu ve sonra Adana Valisi olan Nezih Akış bölük subayımızdı. Bir öğle tatilinde, Okul Komutanlığının karşısında bulunan ağaçlar altında istirahata çekilmiş, birkaç arkadaş, pilli bir radyodan 13 haberlerini dinliyorduk. Türkiye Güzeli Günseli Başar’ın Avrupa Güzeli seçilmiş olması beni coşku duyma derecesinde sevindirmişti! Hemen bölüğümü toplayarak durumu onlara şu kelimelerle anlatmıştım; " Güzelimiz Günseli Başar dün gece Avrupa güzeli seçilmiş bulunuyor. Bu sonuç, genç bir Türk kızının, gurur duyacağımız millî bir başarısıdır. Şimdi, bu olayı kutlamak için, 3. bölük olarak merasim yürüyüşü yapacağız!" Arkadaşlarımın benim bu heyecanımı paylaştıklarının gözlerindeki pırıltılardan anlamıştım. Hep beraber "Yedek Subay Marşını" söyleyerek ve sert adımlarımızla yeri göğü titreterek komutanlığın önünden yürüyüşe geçmiştik. Tam bu sırada, komutanlık merdivenlerinde, okul komutanının ve emir subayının belirdiklerini farketmiştim. Emir subayı, yüksek perdeden bağırarak; " Başçavuş, bölüğü durdur ve buraya gel!" diyerek beni komutanın yanına çağırıyordu! Tabii ki bu emrin gereğini yapmaktan başka çarem yoktu. "Kıt’a durrr! Sola dönn! Dikkatt!" komutu vererek Okul Komutanının bulunduğu merdivenlere koşarak ilerledim ve tam karşısında hazrola geçerek tekmilimi verdim: " Ulaştırma Okulu 3.Bölük Avrupa güzeli seçilen Günseli Başar şerefine merasim yürüyüşü yapıyor! Arzederim komutanım!" Komutan, gözlerini gözlerimden çekerek, emir subayına şu emri vermişti: " Başçavuşu bir hafta katıksız hapse atın!"

Aradan yıllar geçti...Günseli Başar İzmir Belediye Başkanı Faruk Tunca ile evlendi. İzmir’de birkaç davette karşı karşıya geldik. Ancak ben, kendisi için hapis yattığımı Günseli Hanım’a duyurmaya birtürlü cesaret edemedim. Bu olayın üstünden yirmi yıl geçtikten sonra, bu defa, kendisiyle İstanbul’da bir resepsiyonda karşılaştık. Bir köşeye çekilerek, başımdan geçmiş olan macerayı, nihayet, ballandıra ballandıra anlatmayı başardım! Bir ara, Günseli Başar’ın göz pınarlarının çakmak çakmak parıldadığı farkettim. Hikâyemden o da duygulanmıştı! Bu duygusallığını şu cümlesiyle de belli etmişti:

"Bu olayı, İzmir’de karşılaştığımız zaman, bana niçin anlatmadınız?"

1956/1968 yılları arasında, İzmir’de, bir çok ünlü kişiyle tanışma, iş ve dostluk ilişkileri kurma fırsatım olmuştu. Bankacılardan Ziraat Bankası Müdürü Adnan Uysal’ın, şirket müdürlüğüne başladığım günlerde bana gösterdiği ilgiyi daima hatırlarım. Adnan Uysal Ziraat Bankası Genel Müdürü olduğu dönemde de ilgisini esirgememiş ve Türk Traktör fabrikasının Tarım Kredi Kooperatiflerindeki hisselerini özelleştirerek şirketin kurtarılması çalışmalarında bana büyük destek vermişti.

İş Bankası Müdürü Cemil Atalay Avrupai kişiliği ile anılarım arasında yaşamaktadır. Ziyaretçilerini makam odasına almadan önce muhakkak özel kaleminde bekletir, böylece, İş Bankası ile iş yapmanın pek kolay olmadığını müşterilerine hatırlatmaktan büyük keyif duyardı. Bir defasında, Vehbi Koç ve Hulki Alisbah’ın İzmir’e gelişlerinde Cemil Bey’i ziyarete gitmiş ve yanına hiç bekletilmeden alınmıştık.

Ben de, bu özel durumu belirlemek için kendisine küçük bir tarizde bulunmaya teşebbüs ederek: " Cemil Bey! Bundan sonra sizi patronlarımla ziyaret etmeye dikkat edeceğim!" dediğimde, bana şu cevabı vermişti: " Patronlarının benden kredi istemeyeceklini bili-yorum. Onları iş dünyamızın değerli temsilcileri olarak karşılıyorum. Bende herkesin yeri bellidir!"

Osman Kibar’ın, İzmir’de iz bırakan icraatı ve ilginç kişiliği uzun yıllar unutulmayacaktır. Onu, son yıllarında, bir İzmir seyahatimde, derme çatma ambalaj atölyesinde ziyaret etmiştim. Boş sandıkların arasında çayımızı yudumlarken, Ege Bölgesi Sanayi Odasının Osman Ağası, İzmir‘ lilerin Asfalt Osmanı, Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel’in kâşifi Osman Kibar’ın vakur şahsiyeti ve tevazuu karşısında bir defa daha etkilenmiştim...

Ben, Egemak şirketi müdürlüğünü Nevres Gökçe’den devralmıştım. Nevres Bey, yetkilerini etrafındakilerle paylaşmaktan hoşlanmayan, İzmir’e geldiğim günden itibaren, benim, kendi yerine geçmek istediğimi sanan, zaman zaman huzursuzluk içinde bunalan bir işadamıydı. İzmir vapurunun İzmir körfezinde battığı olayda, Nevres Gökçe de yaralananlar arasındaydı. İlginçtir ki, bu seyahatte, Nevres Bey’in çantasında Egemak şirketinden ayrılma kararı bulunuyordu.

Nevres Gökçe kendisine rakip gördüğü için, benim, İzmir’li iş âleminin önde gelen isimleri tanımama fırsat vermemişti. Kendimi şirketin başında bulunca, ilk işim, İzmir’in önemli işadamlarını, banka müdürlerini ziyaret etmek olmuştu. Bunlardan birisi de, tabii ki, Ege Bölgesi Sanayi Odası Başkanı Osman Kıbar’dı.

Randevuyu, müşterek dostumuz, zamanın Ziraat Bankası Kambiyo Müdürü Alber Alezraki sağlamıştı. Saat 14’de beş kala özel kalem müdürü bizi makam odasına alırken; " Başkanım birkaç dakika beklemenizi rica ettiler!" sözleriyle nezaket göstermiş oldu...Ben, söyleyeceklerimi kafamda tekrar ederken, birden, yan kapıdan hışımla başkanın odaya girdiğini gördüm. Yaz olduğu için kısa kollu gömleğininden taşan pazuları ve göbeği ile Osman Kibar sağ elindeki beyaz bir mendili dudaklarına bastırıyor ve özel kalem müdürüne; "Bana birkaç buz getirsene!" diye tâlimat veriyordu. Sonra, bu ilk karşılaşmamızda bana dönüp; "Sen daha gençsin, kızları öperken dudaklarıni korumayı sakın unutma!" diyerek nasihatta bulunmuştu...Böyle ilginç bir tanışmadan sonra, karşılıklı sevgiye dayanan dostluğumuz, Osman Bey’in vefatına kadar devam etti.

Enver Kösemen, İzmir’in bankacıları arasında ayrı bir saygınlığa sahipti. Hem Merkez Bankası müdürü oluşu hem de insanlara ölçülü ve saygılı yaklaşımı ona bu ayrıcalığı kazandırıyordu. 27 Mayıs 1960 ihtilâlinden sonra meslek odalarının yönetim kurullarına işten el çektirilmiş, İzmir’de Ticaret Odası yönetim kurulunu kurma görevi Merkez Bankası Müdürü Enver Kösemen’e verilmişti. Enver Bey, görevi aldıktan sonra telefonla arayarak " önemli bir konuyu görüşmek üzere" beni makamına davet etmişti. Konu benim yönetim kurulunda görev almamla ilgiliydi. Enver Bey, büyük titizlikle benim siyasi partilerle olan yakınlığımı öğrenmeye çalışıyor ve ; " Bu kritik dönemde siyasi partilerle ilişkisi olanlar böyle görevlere getirilmemelidir!" uyarısında bulunuyordu. Ben, 27 Mayıs İhtilâlini coşkuyla karşılayanlar arasındaydım. Hatta, o gün sokağa çıkma yasağı kalktıktan sonra, 1957 model Ford otomobilimin ön kaputuna kocaman bir Türk bayrağı germiş, Güzelyalı’yı birkaç defa boydan boya dolaşmıştım. Unutmadığım bir olay da, İzmirliler’in, Orgeneral Cemal Gürsel’in Millî Birlik Komitesi Başkanlığı radyolardan ilân edilene kadar, ihtilâle şüpheyle bakmış olmalarıdır... Enver Beyle olan görüşmemize gelince: Kendisine bir açıklama yapma ihtiyacı duymuştum: " Böyle bir ortamda, bana, Ticaret Odası Yönetim Kurulu üyeliği teklif etmiş olduğunuz için size şükranlarımı sunarım. Ancak, ben, 1950 Haziran ayında, Demokrat Parti iktidar olduktan sonra, Ankara’da CHP Çankaya İlçesine üye kaydımı yaptırdım.

Benim bu davranışım Atatürk ilkelerine bağlılığımın doğal bir sonucuydu. Bugün CHP ile doğrudan bir ilişkim yok. Ancak, yeni bir seçim yapılırsa oyumu CHP’ye vereceğimi bilmenizi isterim!" Bu açık yürekli sözlerim Enver Bey’i etkilemiş olacaktı ki, beni yönetim kuruluna almakta bir sakınca görmemişti... Bu olaydan sonra, İzmir’den ayrıldığım 1968 yılına kadar, İzmir Ticaret Odası Yönetim Kurullarında görev almış olmayı çalışma hayatıma yeni dostluklar kazandıran bir dönem olarak hatırlarım.

Tarih 1957 yılının Mayıs ayı. Vehbi Koç telefon ederek eşi Sadberk Hanım’la üç gün için İzmir’e geleceğini bildirmiş ve İzmir Ticaret Odası’nın işlettiği Tüccar Klubü’nde yer ayrılmasını istemişti... 1950’li yıllarda, İzmir Palas, rakibi olmayan bir otel konumunda bulunduğu için, bazı önemli misafirlerin Tüccar Klübü’nde ağırlanması doğal sayılırdı... Vehbi Bey, klübün servisinden ve temizliğinden çok etkilendiğini belirttikten sonra bana şu talimatı vermişti:

" Havluların ve çarşafların beyazlığı dikkatimi çekti. Ayrıca havlular da çok yumuşak. Divan Oteli çamaşırhanesindan böyle netice alamıyorlar. Beni çamaşınhane yetkilisiyle buluştur. İşin püf tarafını öğrenmek istiyorum!"... Divan Oteli 1956 yılı Ocak ayında hizmete açılmıştı ve bütün servisleri, tam anlamıyla Vehbi Bey’in gözetimi altındaydı... Klüp yönetiminden, çamaşırhanenin bir Alman bayan tarafından idare edildiğini öğrenmiş ve bir sabah saat 8’de, söz konusu hanımla Vehbi Bey’i İzmir Tüccar Klübü’nün çamaşırhanesinde buluşturmuştum... Vehbi Bey, Türkçe de konuşan Alman hanıma; " Bana en başından sonuna kadar havluları ve çamaşırları nasıl yıkadığını anlatacaksın!" dedikten sonra bana da; " Söylenenleri dikkatlice not et! Sonra sen de hanımına anlatırsın. Hayatta öğrenmenin sonu yoktur !" uyarısında bulunmuştu.

Ülkemizde filizlenmeye başlamış olan montaj sanayii, 1960’lı yıllarda, şimşekleri üzerine çekiyordu. Bazı politikacılar ve aydınlar özellikle otomotiv montaj sanayiini "Ambalaj Sanayii" olarak isimlendirerek, bu girişimlerin ciddi yatırımlar olmadığını vurgulamaya yönelmişlerdi. Otosan fabrikasının üretime geçmiş olması ise bu sektördeki ithalatçı rakipleri de rahatsız ediyordu. Böyle bir ortamda, Otosan’da Anadol otomobillerinin üretilmesi için Sanayi Bakanlığı’na Koç tarafından yapılan başvurunun Odalar Birliğince desteklenmesini istiyorduk. O dönemde, İzmir Ticaret Odası Başkanı Şevket Filibeli aynı zamanda Odalar Birliği Yönetim Kurulu Başkanyardımcılığı’nı da üstlenmişti. Ona, Anadol projesini anlatmak ve desteğini sağlamak görevi bana düşmüştü. Şevket Filibeli "dediğim dedik" yapıda bir işadamıydı. Anadol projesinin ülkemizde gerçek bir otomobil endüstrisinin kurulmasına öncülük yapacağına inanmıyordu. " Siz bu işi yaldızlayıp otomobil ithalatının kapısını aralamak istiyorsunuz. Ben böyle bir girişimi savunmam" diyerek direncini belli etmişti. İkna gişimlerimin arkası kesilmeyince de, Başkan Filibeli bana "demokrasi" dersi vermekten geri kalmamıştı: " Can kardeşim! Bu makama seçimle gelindiğini biliyorsun. Eğer kendine güveniyorsan evvelâ benim yerime Ticaret Odası’na başkan olursun, oradan da Odalar Birliği Yönetim Kurulu’na girip projeni savunursun!" ... Artık, benim yapacak birşeyim kalmamıştı. Durumu Vehbi Koç’a nakledince onun cevabı şöyle olmuştu: " Odalar Birliği Yönetim Kurulu’na girinceye kadar sen İstanbul’a gel ve Otomotiv Grubunun başına geç!"... Benim İzmir’den İstanbul’a göç edişimin gerekçesi de böylece bulunmuş oluyordu.

Bugün etrafıma bakınca, otuz yıl önce İzmir’de genç kuşak temsilcileri olarak hatırladığım bir çok dostumun "Yorgun Savaşçılar" sınıfına katıldıklarını görüyorum. Raşit Özsaruhan, Selçuk Yaşar, Dündar Soyer, Melih Özakat, Regie Gallia, Süreyya Çolak, Mazhar Zorlu, Macit Birsel, Fetni Pekin, Sabri Tanık, Halûk Cansın, Cemil Devrim,Reha Aysay, Faruk San, Arif Canbolat Nevzat Ortabaş, Müzdat Yemişçi, Şinasi Ertan ve Melih Gürsoy birden aklıma gelen isimler oluyor... Ebediyete intikâl etmiş olan dostlarımı ise derin bir özlemle anıyorum. Umuyorum ki, "Yorgun Savaşçılar"ın çocukları ve torunları, İzmir’li olmanın ayıcalığını, yeni başarılariyle devam ettireceklerdir...Yolları açık olsun!..

Can Kıraç
Çeşme-Ilıca
15 Temmuz 1997

Tasarım ve Uygulama entegresoft