Can KIRAÇ hakkında

1927 yılında Ankara’nın
Etimesgut semtinde
dünyaya geldi. İsmini
Atatürk koymuştur...

Can Kıraç

Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir ile yaşanmış bir günün hikâyesi!

Can Kıraç

Dosyalarımın arasında eski bir not buldum. Yazı, otuzbeş yıl önce 1967 Haziran?ına aitti. Konuyu şöyle tanımlamışım: "Vehbi Koç'u ve eşi Sadberk Hanım'ı İzmir'den Söke'ye götürdüğümüz seyahat boyunca yaşadıklarımız!" Yüksek Gemi Mühendisi ve eski Havuzlar Genel Müdürü Fahri Tanman ( Eşim İnci'nin teyzesi Saffet Tanman'ın eşi) Söke?de modern pamuk tarımı yapan, Ziraat Odaları Başkanı, örnek bir çiftçi ve aydın bir kişiydi. Koç'lar bu aileyi yakından tanımak istemişlerdi. Şöförlüğünü yaptığım 1951 model Mercury marka otomobilimle İzmir'den Söke'ye hareket etmiştik. Öğle molası için durduğumuz Kuşadası'nda Halikarnas Balıkçısı olarak tanınan Cevat Şakir'le karşılaşmıştık. İmbat otelinin lobisinde, Balıkçı, kocaman sesiyle bizlere bir "Merhaba!" çekmiş, davetimizi kırmayarak yanımıza oturmuştu. Rehberlik yaptığı turist kafilesi istirahate çekildiğinden boş zamanını bizlere ayırmış, üç saat olağanüstü bir berabarlik yaşamıştık. Böylece, onun mitoloji dünyasında ilginç olaylarla dolu sanal bir gezintiye çıkmıştık.

Cevat Şakir, o dönemde, Anadolu uygarlığının Hellen uygarlığının temeli olduğunu savunuyordu. Halikarnas Balıkçısı, Batı uygarlığının Anadolu asıllı olduğunu kanıtlayan mitolojik olayları coşku dolu uslûbu ile dünyanın dört köşesinden gelen yabancılara anlatmayı kendisine verilen kutsal bir görev sayıyor, zaman zaman rüzgâr gibi esiyor, şimşek gibi çakıyordu. Onu dinlerken, insan, başka dünyalarda, tarih öncesi tanrılarla buluştuğunu sanıyordu.

Beraberce böyle bir duyguyu paylaştığımız sırada, Balıkçı; "Ey Koçzade sen Paris?in Koç'unu bilir misin?" diye söze başlamış, Truva'lı çoban Paris'in karabaşlı, burgaç boynuzlu, sırtı kestane renkli koçunu şöyle tanıtmıştı bizlere: ?"Koç, koca başını yavaş yavaş yere eğdi, toprağı ve otları kokladı, birden bir küheylân gibi sıçradı, ön ayakları ile toprağı kazımaya başladı, sonra yayından boşanan bir ok gibi uçarak sürünün içindeki koyunun birini ayaklarının arasına aldı ve onu ön ayakları üzerine çökertti!" Yalnız memleket sorunları ile ilgilenen Vehbi Koç, konu "Koç" olunca, Cevat Şakir'in bu renkli, yüksek sesli ve heyecanlı anlatımının etkisi altına girmiş; "Cevat Bey! Bunları yaşamış gibi anlatıyorsun! Sen ne müthiş adammışsın yahu!" demekten kendini alamamıştı.

O gün, Balıkçı'nın, kâh eserek kâh kükreyerek anlattığı "Apollon ile Dafni" hikâyesine gelince:
"Batılılar Apollon'u Hellen saymak için kırk dereden su getirdiler ama boşuna oldu! Apollo Anadoluludur. Olimpos tanrılarını yaratan Homeros Apollon'u Anadolu'da buldu. Apollon'un dört tapınağı Ege kıyısı boyunca Batı Anodolu'da sıralanır: Grineum, Klaros, Didyma ve Patara'dadır bunlar... Bir gün, Apollon, çiçek kokularının kaynaştığı bir vâdiden geçerken gökkuşağının duvaklar gibi bulutlardan aşağıya süzülüp türküler söyleyen güzeller güzeli bir kızın başına süzüldüğünü gördü ve Güneş Tanrısı Apollon'un yüreği aşkla dağlandı! Bu kız Tanrıça Artemis'in meleklerinden Dafnis'ti?

Balıkçı'yı dinlerken etrafımızda kümelenen kalabalığın farkına bile varmamıştık! Cevat Şakir, zaman zaman ayağa kalkıyor, kol hareketleriyle hikâyesini görsel bir şölene benzetiyor, bizleri Apollon'un ve Dafnis'in aşk dünyasına götürüyordu:

Vâdi, peri kızı Dafnis için, çiçekten, ışıktan ve renklerden oluşan bir düş âlemiydi. Çırılçıplak göğsü, kar beyaz omuz-ları ve yüzüne yayılan mâsum gülüşü ile, Dafnis, Apollon'u büyülemişti. Ama ne yazık ki, peri kızının kalbi erkeklere karşı sonsuzadek kilitliydi! Dafnis daima bâkire kalacaktı."

Otelin lobisi tiyatro sahnesine dönmüştü! Hepimiz büyük bir dikkat ve heyecanla Halikarnas Balakçısı'nın teatral oyununun sihrine kapılmıştık. Apollon'un güzel Dafnis'in peşinden koşuşu, ona duyurmaya çalıştığı ateşli aşk sözleri, nefes alışları, kızın tanrıları yardıma çağırış çığlıkları. Ve sonra, peri kızının yorgunluktan kendinden geçişi ve bedenini Apollon'un kucağına salıvermesi...

"Apollon Dafnis'in çıplaklığını örten saçlarını bir yana atarak onu boyluboyunca kavramıştı. Nihayet, peri kızı, kendini Apollon'un güneş gibi ışıyan kollarına ve susayan dudaklarına teslim etmişti." Bizler, iki aşığın nihayet mutlu sona kavuştuklarını sandığımız bir anda Balıkçı'nın haykırışıyla hikâyenin bitmediğini anlamıştık: ? Tanrı Apollon Dafnis'i kollarıyla sararken. onun yere saplanmış gibi hareketsiz durduğunu farketmişti! Apollon, tanrısal sesiyle 'Dafnis! Dafnis! Sen ağaç oluyorsun!' diye bağırmaya başlamıştı. Gerçekten Dafnis'in yüzü soluyor, gerdanı ve memeleri yeşile dönüşüyordu! Ayakları kıvrılan kökler gibi toprağa dalıyor, bacakları ve kalçası bir ağaç gövdesi gibi kabuk tutuyordu! Şimdi yakarış sırası peri kızına gelmişti: 'Ey Apollon! Al beni! Sen bir tanrı değil misin? Beni bu topraktan sök, beni kurtar beni kurtar Apollon!' diye yalvarıyordu. Geçen her an, Apollon, çaresiz kaldığını görüyor, Dafnis'in körpe yapraklara dönüşen saçlarını, kırmızılığı kaybolmayan dudakları arasından süzülen nefesini kokluyor ve birden, Olimpos tanrılarının, kıskançlık duygularıyla, Dafnis'i bir 'Defne' fidanına dönüştürdüğünü anlıyordu!"

Artık, Halikarnas Balıkçı'sının şiirleşen sözlerinde Dafnis'in göz kapakları titreşen iki yaprak, göz pınarlarından süzülen göz yaşları defne fidanının özsuyu oluyordu... Tanrı Apollon, yorgun vucûdu ile ormanların en genç ağacı defnenin altına uzanmış, gökkubbede kayan yıldızları seyre koyulmuştu. Apollon hüzün dolu sesiyle türküler yakıyor, peri kızına olan aşkı vâdiden vâdiye yankılanıyordu. Balıkçı, sahnelediği mitolojik oyunu şöyle tamamlıyordu:

"Defne fidanının iki dalı Apollon'un sarı bukleli başını, biri soldan öbürü sağdan sardı ve bir çelenk olarak tanrıyı taçlandırdı. Apollon, Dafnis'in defnesinden aldığı bu armağana şu dileğini sundu: Ey Peri Kızı! Bu geceden sonra bütün insanlar senden bir dal ve çelenk isteyecekler. Çelenkler, senin için göğe yükselen duygularımın ölümsüzleşen ilâhileri olsun!"

Hepimiz, böylesine duygu dolu bir aşk hikâyesinin etkisinde, koyu bir sessizliğe büründüğümüz bir ortamda, bu defa, Balıkçı?nın kaderci bir yaklaşımla şunları söylemiş olmasına şaşırıp kalmıştık: " Koçzade Vehbi Bey! Cenaze törenlerine gönderilen defne dallı çelenk-lerin hikâyesidir bu. Ölümümden sonra bana çelenk gönderirsen defne dalları unutulmasın!"

Bu buluşmamızdan yedi yıl sonra, 13 Ekim 1973 günü, Halikarnas Balıkçı?sı aşk meleği Dafnis'ine kavuşmak için aramızdan ayrılmıştı. Vehbi Koç, Türk Eğitim Vakfı'nın 27 Ekim 1971 tarihinde başlayan çelenk bağışı kampanyasının sembolü olan "Defne Dallı Çelengi"nden birinin Bodrum'a gönderilmesi için bana şu uyarıda bulunmuştu:
"Halikarnas Balıkçı'sının cenazesine, benim adıma, en seçme yapraklı defnelerden oluşan bir çelenk gönderilsin !"

Otuz yıldır, Türk Eğitim Vakfı'nın defne yapraklı bağış çelenkleri birbirlerini seven insanların duygularını sonsuz-luğa taşıyor ve Apollon'un Dafnis'e olan aşkı, binlerce gencimize, çağdaşlaşma yolunda yeni ufuklar açıyor.

Tasarım ve Uygulama entegresoft