Can KIRAÇ hakkında

1927 yılında Ankara’nın
Etimesgut semtinde
dünyaya geldi. İsmini
Atatürk koymuştur...

Can Kıraç

Cumhuriyetin 75. Yılı ve Atatürk

Can Kıraç

CUMHURİYETİMİZ’in 75. YILINI ATATÜRK’Ü ÖZLEYEREK KUTLUYORUZ!
Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyet'ini kurmuş olduğunu öğrendiğimde, 1930'lu yıllarda, ilkokul öğrencisiydim... 1940'lı yıllarda, lisede ve üniversitede okurken, O'nun, Türk Ulusu'nu çağdaşlaştırma kararındaki inancını, "Atatürk Devrimleri"nin ve "Cumhuriyet”in felsefesini anlamaya başlamıştım. 1950'li yıllarda, iş hayatına atıldıktan sonra, görevimin gereği Anadolu'yu batıdan doğuya, kuzeyden güneye dolaşırken, insanlarımızı ve ülkemi tanıyarak, Atatürk'ün; "Köylü Efendimizdir!" ve "Hayatta En Hakikî Mürşid İlimdir!" sözlerinin içeriğini kavramıştım. Artık, "Atatürkçü"lük ve "Cumhuriyet” benim kuşağımın öyküsü olmuştu... Bugün, Atatürk'ü bir "Devrimci" olarak özlüyor ve O'nu "Akıncı" kişiliği ile bağrımıza basıyoruz. Cumhuriyet’in 75. yılında, ATATÜRK’lerle iç içe olmanın mutluluğunu paylaşıyoruz. Atatürk'ü dünya liderlerinden ayıran özelliklerden biri, belki de en belirgini, O'nun, ulusu tarafından daima özlenmiş olmasıdır.

1908 yılını izleyen dönemde , Osmanlı İmparatorluğu'nun bütün-lüğünü sarsan olaylar birbirini kovalıyordu. Arka arkaya gelen felâketler büyük çöküşün habercisiydiler.... Bulgaristan'ın bağım-sızlığını ilân etmesi, Bosna-Hersek'in ve Girit Adasının kaybedilmesi, Trablusgarp ve Balkan savaşı, Arnavutluk ve Lübnan isyanlarından sonra Birinci Dünya Savaşının patlaması ve nihayet Kurtuluş Savaşı'na yönelişimiz,1908-1922 yıllarında ulusça büyük acılar içinde yaşanan dönemin gerçek "dramını" sahneliyordu.. İmparatorluğun ekonomik ilişkilerdeki perişanlığı, ülkeyi, askerî ve siyasî alanda yarı sömürge durumuna sokmuştu... Borçlanmalar, yabancı sermayeye verilen imtiyazlar ve kapitülasyonlar yüzünden, ekonomik ve sosyal varlığımız, emperyalizmin denetimine girmişti.. Birinci Dünya Savaşı yenilgisiyle beraber, Batı ülkelerinin Osmanlı İmparatorluğu'nu yok etme düşüncelerinin temelinde, Türk'leri, Sevr Anlaşması ile Anadolu'nun içine hapsederek, bağımsız yeni bir Türk devletinin kurulmasını önlemek amacı bulunuyordu...Batı dünyasının bu peşin hükümlü tutumuna rağmen, Türkiye Cumhuriyeti’nin yaratılabilmesi, Mustafa Kemal'in önderliğini yaptığı "Millî Kurtuluş Hareketi"nin en büyük eseri oluyordu... Bu eserin şekillendiği 1920'li yıllarda, ülkenin içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik durum her yönüyle cesaret kırıcıydı... Savaşlar, sağlıksız yaşam ortamı ve yoksulluk, Anadolu nüfusunu onüç milyona geriletmişti. İnsan varlığımızın yüzde sekseni köylerde yaşıyordu.

"Karasaban" ve" Öküz" Anadolu tarımının simgesiydi. Kişi başına millî gelir elli doların altındaydı. Ekonomik faaliyetlerin tamama yakın kısmı tarımdan kaynaklanıyordu. Sanayi, basit el tezgâhlarını barındıran atölyelerden ibaretti. Ulaşım ve iletişim alt yapıdan yoksundu. Yetişmiş insan gücü noksanlığı toplumun her kesiminde hissediliyordu. Kısacası, Gazi Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşını kazanmış olmasına rağmen, en çetin koşullar altında, Türkiye'yi yeniden yaratmak zorunda bulunuyordu...Bu aşamada, Lozan Konferansı sonrası, Batı dünyasının yaptığı değerleme hiç de olumlu değildi: "Türkiye Cumhuriyeti’nin, teorik bakımdan bağımsız bir devlet olduğu kabul ediliyor, lâkin, ticaret ve sanatta kabiliyetsiz ve sermayeden yoksun olan bu ahalinin bağımsızlık ömrünün pek kısa olacağı" iddia ediliyordu. Bu ön yargıya karşı, Gazi Mustafa Kemal, Türk Devrimi’nin sosyal karakterini şöyle belirtiyordu: "Yurdun birliğini, hürriyetini, bağım-sızlığını sağlayan ve milletimizi Cumhuriyet idaresine kavuşturan inkilâbımız; iktisadî refah ve saadetimizi de sağlayacaktır...Çünkü, medeniyet yolu insanlık yoludur... En doğru, en hakiki tarikat mede-niyet tarikatıdır. Ve medeniyet yolu, şüphesiz uzun ve yorucudur." Hayatı boyunca Atatürkçülüğü, Devrim’leri ve Cumhuriyet’i savunmuş olan Prof.Tarık Zafer Tunaya (1916-1991), Atatürk'ün "medeniyet" tutkusunu yorumlarken: "Atatürk'ün bütün söylev ve demeçlerini karıştırınız, en fazla kullandığı sözcüklerden birinin belki de birincisinin 'medeniyet' (uygarlık) olduğunu görürsünüz. 'Uygarlık' Türk toplumunun sosyal ve demokratik niteliğini belirlemek için kullanılmıştır...Çünkü, her şey, her çeşit ilerleme ve kalkınma uygar olmaya bağlıydı." demektedir. Atatürk'ün,1933 yılında, Cumhuriyet'in Onuncu Yıldönümü Töreni'nde yaptığı konuşma, bu anlamda, ulusumuzun ufkunu açan, Türk'leri yücelten ve onurlandıran bir vasiyet değerindedir :

"Yurttaşlarım! Az zamanda çok büyük işler yaptık....Fakat yaptıklarımızı asla kâfi görmeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketi seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız... Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü; Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü,Türk milleti millî birlik ve beraberlekle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin yürümekte olduğu terâkki ve medeniyet yo-lunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale müspet ilimdir."

1923-1929 yılları, Anadolu'da,Osmanlı İmparatorluğunun tarihe karışması ile yeni bir devletin kuruluşunun başladığı dönemdir. Bu dönemde, Türkiye Cumhuriyetinin varlığını nasıl sürdüreceği ve Lozan Antlaşması'ndan doğan taahhütler karşısında, ülke ekonomisinin hangi sorunlarla karşı karşıya kalacağı bilinmiyordu. Bu bakımdan, 1923 yılının şubat ayında İzmir'de toplanan İktisat Kongresinde ortaya atılan görüş ve temenniler, gelecek yıllarda girişimciliğe soyunacak tüccar sınıfınca ilgiyle izleniyordu... Gazi Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşını kazanmış olan bir ulusun çiftçi, zanaatkâr ve tüccarına İktisat Kongresi'nde şu inancı aşılamaya çalışmıştı:

"....Efendiler! Bu vatan evlâtlarımız ve torunlarımız için cennet yapılmaya lâyık bir vatandır. Bu ülkeyi bayındır ve cennet haline getirecek çalışmalar ekonomi ve ekonomik faaliyettir. Öyle bir ekonomi dönemi başlamalıdır ki, artık milletimiz insanca yaşamasını bilsin, insanca yaşamanın neye bağlı olduğunu öğrensin ve ona yönelsin... Artık, bu ülke, böyle yoksul, bu millet böyle horlanan olmasın.Ülke-mize zenginler ülkesi, bu yeni Türkiye'nin adına da çalışanlar diyarı densin."

Bu dönemde, Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal'in talimatıyla, başarılı Türk gençleri, Avrupa'nın çeşitli ülkelerine ve Amerika Birleşik Devletleri'ne gönderiliyor ve bunlar; tarım tekniklerinden kimya sanayiinin inceliklerine kadar değişik konularda uzmanlaşıyorlardı. Memlekete yararlı olma aşkı ile dolu bu idealist kadrolar, 1930-1960 döneminde gerçekleşen bütün millî eserlere imzalarını atacaklardı. Bunun yanında, henüz "Ulusal Burjuvazi" geleneğinin gelişmediği bir ortamda, Cumhuriyet döneminin müskakbel girişimcileri sahneye çıkıyor, ticaret ve sanayileşme alanında önemli projeleri gerçekleş-tirme riskini üstleniyorlardı. Bunun içindir ki, Türk hür teşebbüs hareketinin öncüsü Vehbi Koç'un 1928 yılında Anadolu'nun göbeğinde, Ankara'da ticarete atılması, yıllar sonra, kuşatılmış bir kaleden yapılan "huruç" hareketi kadar önemli bir kahramanlık sayılmıştı...

Cumhuriyetin kurulduğu 1923 yılında,Gazi Mustafa Kemal'in sana-yileşme konusunda halka söyledikleri, ülkenin yeni bir döneme girdiğini belirliyordu:

"...Bizim bir takım zorluklar içinde oluşumuzun bile başlıbaşına 'sanayileşmeye' bağlı olduğunu görebilirsiniz. Biliyorsunuz ki bizim ülkemizde sanayi söz konusu olduğunda ilk akla gelen tezgâhlardır. Biz, her şeyi evlerdeki, köylerdeki tezgâhlarla yapmışızdır. Oysa Avrupa'da, medeni dünyada büyük sanayi kuruluşları meydana çıkmıştır. Öyle ki, bizim küçük tezgâhlarımızın, küçük atölyelerimizin ürettiği ürün bu büyük kuruluşlar karşısında yok sayılır duruma geldi. Rekabet edemez oldu. Böylelikle paramız da dışa aktı." 1935 yılında İzmir Enternasyonal Fuarı'nın açılış konuşmasını yapan dönemin İktisat Vekili Celâl Bayar (1883-1986) Atatürk' ün "Devletçilik" anlayışını açıklarken şunları söylüyordu; "Türkiye'nin tatbik ettiği devletçilik sistemi ondokuzuncu asırdan beri sosyalizm nazariyatçılarının ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu,Türkiye'nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye'ye has bir sistemdir. Devletçiliğin bizce mânası şudur; fertlerin hususi faaliyetlerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin bütün ihtiyaçlarını ve bir çok şeylerin yapılmadığını gözönünde tutarak memleket iktisadîyatını devletin eline almak"

Türk'lerin değişmeyen bir kaderi vardı; sefalet içinde sonu gelmeyen askerlik hizmeti ve düşmanla çarpışırken vatan için "şehit" ya da "Gazi" olmak!... Türk girişimcileri, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra, her yıl yeni hamleler yaparak bu kaderi değiştiriyor ve Türk insanının, artık iş âleminde de "Akıncı" kuşaklar yaratabileceğini kanıtlıyordu. Atatürk öldüğü gün Cumhuriyetin kuruluşunun üstünden tam onbeş yıl geçmişti! 1923'de harabeye dönmüş Anadolu'nun yerinde, 1938 yılında, çağdaş olma hedefine doğru ilerleyen, yönetim kadroları yetişen "İnançlı" bir Türkiye yükseliyordu... Atatürk'ün ölümünden hemen sonra patlayan İkinci Dünya Savaşı ülkemizi ve ulusumuzu büyük sıkıntılara sokmuştu. Cumhuriyet dönemiyle başlayan kalkınma hamlemiz yavaşlamış, Kurtuluş Savaşı'mızı zaferle sonuçlandırmış olan silahlı kuvvetlerimiz, bu defa yeni hudutlarımızı korumak için, ülkenin kıt ekonomik olanaklarının tamamını kullanmaya başlamıştı... Buna rağmen, savaş sonrası, Türk tarımında yeni atılımlar başlamıştı; karasaban yerine pulluk, öküz yerine traktör, orak yerine biçerdöğer ve kağnı yerine lastik te-kerlekli treyler gibi çağdaş araçlar Türk çifçisinin hizmetine girmiş oluyordu. Kıraç topraklar sulanıyor, gübreleme ve tarım ilaçları ile ürünün verimini arttırma teknikleri öğreniliyordu...Asırlar boyu yoksulluk içinde yaşamış olan Türk köylüsü, artık "Ülkenin Efendisi" olduğunu gözleriyle görmeye, duyguları ile algılamaya başlamıştı.

Atatürk'ün başlatmış olduğu "Çağdaşlaşma" akımı, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan 75 yıl sonra bugün de bütün hızıyla devam etmektedir...Türk girişimcileri, sınai ve ticari faaliyetlerin bütün sektörlerinde birbirleriyle ve dünya pazarlarında rakipleriyle yarışma halindedir... Türk şirketleri, Türk bankaları uluslararası sıralamalara girmekte, ödüller kazanmakta, sanayicilerimiz Avrupa ile "Gümrük Birliği" içinde yarışmaktadır. Atatürk'ün 1923 yılındaki özlemi artık gerçekleşmiştir: "Arkadaşlar! Bundan sonra pek mühim zaferlere kavuşacağız. Fakat,bu zaferler süngü zaferleri değil, iktisat ve ilim zaferleri olacaktır."

Atatürk'ün, umut dolu sözleri ve inanç yüklü icraatı incelendiğinde, bunların, değeri eskimeyen, sosyal, siyasal ve ekonomik hedeflere yöneldiği görülmektedir. Bunun içindir ki, O'nu, hâlâ, büyük bir coşku ile seviyor ve özlüyoruz. Cumhuriyetimizin 75. yıl dönümünde, Cumhuriyeti ve O’nun eserlerini inkâr etme nankörlüğü içinde bulunanlar karşısında, Atatürk'ün şu seslenişini sizinle paylaşmak istiyorum: "Bir insan hayatında büyük bir başarı kazanabilir. Fakat yalnız onunla öğünmek ve yetinmek isterse o başarı unutulmaya mahkûmdur. Onun için çalışmak ve daima başarıyı aramak herkes için esas olmalıdır...Ey yükselen yeni kuşaklar ! Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yüceltecek ve sürdürecek olan sizsiniz."

Can Kıraç
29 Ekim 1998

Tasarım ve Uygulama entegresoft