Can KIRAÇ hakkında

1927 yılında Ankara’nın
Etimesgut semtinde
dünyaya geldi. İsmini
Atatürk koymuştur...

Can Kıraç

Aman Nazar Değmesin

Can Kıraç

2000’li yıllara gelmiş olsak da, insanlar, doğa üstü kuvvetlere inanmaya devam ediyorlar, başları sıkıştığında onların ilahi gücüne sığınıyorlar! Bunun içindir ki; mavinin, sarının, yeşilin ve beyazın duygularımızı sakinleştiren bütünlüğü, gözboncuklarına olan tutkumuzu, asırlar boyu sürdürüp gidiyor.

Konuşmalarımızda nazar kelimesini sık sık kullanırız. Nazar bir kimseye veya bir şeye gözlerimizle bakmaktır. Bazı kişilerin bakışlarıyla başkalarına zarar verdiğine inanılır. Bunun için de, nazar değmesin sözünü, Tanrının, o kişiyi kötü ve uğursuz bakışlardan koruması için söyleriz.

Anadolu ve Türk geleneğinde, nazara inanış oldukça yaygındır. Kıskançlık duygusu nazarın başlıca nedeni olarak kabul edilir. Güzel, mutlu, hünerli ve şanslı kişilerin nazara açık oldukları inanışı yaygındır. Aşırı sevgi ve hayranlık duygularının nazarı çektiği iddia edilir. Belli bir nedeni olmadan hastalanan çocuğa, zarara uğrayan mala ve hayvana, kırılan bir eşyaya nazar değdiği söylenir. Mavi gözlü kişilerde nazar gücünün yüksek olduğuna inanılır. Bir çok aile, nazar değmesine sebep olacağı endişesiyle, bugün bile yeni doğan çocuklarını açık renkli gözlü kişilerin nazarlarından uzak tutarlar. Nazara karşı çeşitli nesneler kullanılır. Göz boncuğunun yanında altın maşallah, Fatma Ana eli, kurt dişi, kaplumbağa kabuğu, kese içinde çörek otu, sarmısak, at nalı ve çocuk pabucu bunlardan bazılarıdır. Kıskanç gözlerin etkisinde kalan kişileri kötülüklerden kurtarmak için tütsü yapmak ve kurşun döktürmek gibi âdetler ise "Elemtere fiş, kem gözlere şiş" temennileri arasında hâlâ devam etmektedir.

Cam Sanatı konusunda öncü bir araştırmacı olan Prof.Önder Küçükerman, Göz Boncukçuluğunu anlatırken : " Bu tür boncukçuluk İ.Ö. 2000 yılındaki cam üretiminin hemen hiç değişmeden günümüzde yaşayan canlı bir örneğidir. Elde edilen ürün de bir anlamda geçmiştekinden fazla değişik değildir. Hatta kullanıldığı amaç bile değişik değildir." demekte ve göz boncuğu tekniğini şöyle açıklamaktadır: "Göz Boncuğu yapımı araç ve gereç yönünden yalın bir tekniktir. Gerek camcılık gerekse bilgiler yönünden çok eski bir bilginin bugün yaşamakta olan ilginç bir uzantısı olarak kabul edilmelidir. İlk bakışta ne kadar ilkel bir teknik gibi görünürse görünsün, boncuk yapımcıları geleneksel bir sanat olarak sürdürdükleri bu üretimin bilgilerini çok büyük bir titizlikle saklarlar. "

Bugün, İzmir’de Adnan Menderes Hava Limanına gidenler, meydana yaklaşılan bir kavşakta Menderes ilçesinin levhasıyla karşılaşırlar. Bu ilçeye bağlı Görece beldesinde, geriye kalan bir kaç göz boncuğu ocağının karşısında oturan ustalar, fırının ağzından dışarıya taşan sıcaklığın ve gözleri kamaştıran sarı rengin duyguları coşturan heyecanıyla, asırlar önce olduğu gibi, mavi, beyaz ve sarı cam hamurlarını birbirlerine dolayarak, üstüste, yanyana yapıştırarak, sararak, ezerek ve savurarak sanatlarını gerçekleştirmeye devam etmektedirler. Eski ustalardan Zekai Erdal göz boncuğu sanatını şöyle anlatmaktadır: "Kurşun, kalay, çinko ve bakır benim renk dünyamı yaratan katkı maddeleridir. Bakır ve tuz mavi rengin kaynağıdır. Kurşun, kalay ve çinko sarı rengin anasıdır. Opal ve bakır turkuazı doğuran karışımdır. Bakır tozu, çinko ve kalay karışımı ise yeşil tonları yaratır. Ve bu renkler, göz borcuğu dünyasına hayat veren ulu bir gökkuşağıdır?"

Günlerdir aralıksız devam eden yağmur Akdeniz’in tuzlu suyunu tatlandırıyor ve dalgaların yeşile çalan mavi rengine, köpüklü, berrak, pırıl pırıl bir beyazlık katıyordu. İsa'nın doğumundan 4000 yıl önce, bulutların Ayın sarı yüzünü karartan bir sonbahar gecesinde, Akdeniz'in kumsalları, kadınlı, erkekli ve çocuklu büyük bir kalabalıkla dolmuştu. Gökyüzünden kumsala ve denize bir çağlayandan boşalırcasına dökülen bu yağmur afetinin biran önce durması için, kentin erkek soyluları, "İlahlara kurban" töreninin başlamasını endişeyle karışık bir umutla ve heyecanla bekliyorlardı ! Ufukta, arka arkaya çakan şimşeklerin parlaklığı, ışık hüzmelerinden oluşan birer taç gibi, denizin beyaz başlı dalgalarına gizemli bir ihtişam katıyordu. Tanrılara sunak olarak seçilmiş olan güzel kızların, yakaran seslerle ve titreşen nağmelerle söyledikleri ilâhîlerin gökyüzünü doldurduğu bir andı! Birdenbire, gözleri kamaştıran bir ışık, kulakları çınlatan bir ses, gökyüzünü yeryüzüyle birleştiren Tanrısal bir buluşma ve kumsalda secdeye kapanan insanların gönüllerini dolduran umut ve heyecan dolu bir bekleyiş!

Çığlıkların dalgaların sesine karıştığı bu çılgın gecede , o an, hayat bütünüyle durmuştu! Örme saçlı, endamlı, birbirlerinden güzel kızların mermer sütunlara uzanmış şeffaf tenli çıplak vücutlarından dizi dizi süzülen yağmur damlacıkları, kumlar arasında buğulaşan pırıltılarla yakamoz yapıyor, sahile dağılan mavi, beyaz, sarı ve yeşil renkli cam boncuklar insanların gözlerini kamaştırıyordu! İşte, 4000 yıl önce, o muhteşem gecede, şimşeğin gücü, kumun sihri ve güzel kızların biçimli vücutlardan süzülen yağmur damlacıklarının iksiri, birbirleriyle kaynaşarak, renkli ve sihirli cam boncukları yaratmıştı! Bunlar, Gözboncuğu macerasını başlatan ve sonsuza dek sürecek olan, tutku dolu ilahi bir buluşmanın ilk örnekleriydi : Mavi, Beyaz, Sarı ve Yeşil renklere bürünmüş Gözboncukları...

Son bölümü benim hayal mahsulüm olan bu yazımı, büyük şair Yahya Kemal Beyatlı’nın şu dizesiyle noktalıyorum :

Yürü! Hür maviliğin bittiği son hadde kadar!

İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar.

Tasarım ve Uygulama entegresoft