Can KIRAÇ hakkında

1927 yılında Ankara’nın
Etimesgut semtinde
dünyaya geldi. İsmini
Atatürk koymuştur...

Can Kıraç

30 YIL ÖNCEKİ ULU AĞAÇ !

Can Kıraç

1969 yılından 1970 yılına girerken Vehbi Koç?a göndermiş olduğum ve gelecek döneme bakışımı yorumlayan yazım beklentimden çok beğenilmiş ve ilgi görmüştü. Vehbi Bey, yazıyı öylesine benimsemişti ki, bunun Koç Topluluğundaki yönetici arkadaşlara bir genelgeyle görderilmesini emretmişti. 1970'li yıllarda yaşanacak olayları önsezi ile belirlemiş olan bu yazıda, Türkiyemizi, eski bir konağın bahçesinde yılların yaşlandırdığı, meyvesi azalmış, dalları kurumuş ve bilgisizce budanmış bir ULUAĞAÇ?a benzetmiştim.. Yazımda; konağın el değiştiren sahiplerine göre, bu ağaca bazen iyi bakıldığını, bazı yıllarda kurumasına ramak kaldığını vurgulamış, "Uluağaç"ı ekonomik ve sosyal hayatımızın, "Konak Sahipleri"ni memleketi yöneten hükümetlerin ve bürokrasinin simgesi olarak kabul etmiştim.

27 Mayıs1960?da, Türk Silahlı Kuvvetleri?nin yönetime elkoyduğu dönemi izleyen yıllarda bu eski konağa ait bahçenin kamulaştırıldığına, bilen bilmeyen herkesin bahçedeki ağacı kendi inancına göre canlandırmaya çalıştığına değinmiş, yorumumu şöyle sürdürmüştüm: "Şimdi bu Uluağaç?ın, 1970 yılından itibaren on yıllık bir devrede yeniden canlanması, gösterilecek özene göre kurumuş dalların filiz-lenmesi ve meyve vermesi beklenecektir. Türkiye'nin solcuları eski ağacın köklenip atılması ve yerine yeni bir fidan dikilmesi taraflısıdırlar. Sağcılar kamulaştırılan bahçenin tapusunun kendile-rine verilmesini istemekte ve ağacı dallarına dilek bezleri bağlanan bir türbe-ağaç hâline sokma gayreti içindedirler. Gerçekçiler ise, bir taraftan serbest girişimi özendirerek bahçeyi gübrelemenin diğer taraftan reformlar yaparak dalları budamanın gerekliliğine inanmışlardır.?

Yazıda, yıllardır bu mücadelenin içinde yaşandığına değinmiş, zaman zaman, halkın, kavganın ya yandaşı ya da izleyicisi olduğuna değinerek bu üçlü çatışmanın nasıl sonuçlanacağına yanıt aramıştım. "Bu kavga bitmeyecektir! Hatta, önümüzdeki on yıl süresince şiddetlenecek ve daha bilinçli yapılacaktır. Topluluk hayatı içinde neşe, korku ve üzüntü gibi kavga da bulaşıcıdır. Bugünün haberleşme kolaylığı dünya uluslarını kendi kendileriyle kavga eden bir toplum haline sokmuştur" demiştim.

Gerçekten, 1970'li yıllarda, bugün olduğu gibi, işçi patronu ile, öğrenci öğretmeni, çocuk annesi ve babası ile kavga durumundaydı. Memur devlet idaresi ile kavgalıydı. Sporcu hakemle, seyirci sporcu ile, tüccar vergi dairesi ile, ev sahibi kiracısı ile bitmeyen bir kavga içindeydi. Kavganın insanları sinirli yaptığını, sinirli insanların uygun karar vermekte zorluk çektiklerini belirtmiş, "Yerinde ve zamanında kararlar alınamayınca işler daha kötüye gitmekte, işler kötüleşince kavga daha da büyümektedir" demiştim.. Yazım şu sanı ve dilekle sonuçlanıyordu:

"Önümüzdeki on yıl, Türkiye için şiddetli kavgalar devri olacaktır. Bu, değiştirilmesi mümkün olmayan bir kaderdir! On yıl süresince Türkiye'de her kademede görev alacak insanların, başbakanından polis müdürüne, şirket yöneticisinden sendika başkanına kadar kendi alanlarında bilgi ve deneyim sahibi olmaları, akıl danışmayı ayıp saymamaları, önemli kararları etrafıyla tartışarak ve danışarak uygulamaya koymaları, hataları kabul edecek 2 ve düzeltecek hoşgörüye sahip bulunmaları ve nihayet namuslu ve sözlerine bağlı ve güvenilir olmaları gerekecektir. Bu taktirde, kavgalı dönemde alınacak yaralar ağır olmayacak ve konağın bahçesindeki Uluağaç her yıl daha bol meyve vermeye başlayacaktır." Son cümle ise umut doluydu; "Türkiye'nin akıllı insanları artık bütün güçlükleri yenecek sayıya ve düzeye gelmişlerdir! " Yukarıdaki yazımın üzerinden tam 35 yıl geçmiş bulunuyor! Bugün, o günlere kıyasla neyin değişip neyin değişmediğini irdelemeyi size bırakıyorum. *

Tasarım ve Uygulama entegresoft