RÖPORTAJLAR

Türk Yurdu Dergisi ile Röportaj

TÜRK YURDU DERGİSİ İÇİN
DİLEK ÖNAL BAYIR'ın
CAN KIRAÇ'LA YAPTIĞI RÖPORTAJ

*

TÜRK YURDU: "Anılarımla Patronum Vehbi Koç" isimli kitabınızda böyle bir çalışmaya neden gerek duyduğunuzu açıklamışsınız, ancak kitabınızı okumayanların da olabileceğini varsayarak bize yazış sebeplerinizi kısaca özetler misiniz?

CAN KIRAÇ : Ben, 41 yıl memleketimizde özel sektörün öncülüğünü yapan bir şirketler gurubunda yönetici olarak çalıştım, bir çok deneyim kazandım. Bu deneyimlerimin odak noktası, Cumhuriyet Türkiyesinin iş dünyası lideri Vehbi Koç oldu. Vehbi Koç'tan etkilendim ve çok şey öğrendim. Bu duygularla, istedim ki, genç kuşaklar, Cumhuriyet döneminin böylesine başarılı olmuş bir girişimcisini daha iyi tanısınlar, onun hayat hikâyesini öğrensinler ve kendileri için bir "Vehbi Koç" olma şansı bulunduğunu algılasınlar. Ben, Vehbi Koç'un, içimizden biri olduğuna inananlardanım... Kurtuluş Savaşının devam ettiği bir dönemde, Ankara'da, babasıyla bir bakkal dükkanı açan, sonra Cuhhuriyet döneminin getireceği imkânları sezen ve yeni atılımlara yönelen, esnaflıktan tüccarlığa, tüccarlıktan sanayiciliğe atlayan ve sonunda bir işdünyası imparatorluğu kuran Vehbi Koç , gerçekten, her yönüyle "içimizden biriydi". Vehbi Koç, "İmparator" benzetmesini hiç sevmemiştir. "İmparator" yakıştırmasını, ilk defa Erol Toy "İmparator" adlı kitabıyla ortaya atmıştı. Hatta, ben de kitabımın ismini " İçimizden Biri, İmparator Vehbi Koç" olarak tasarlamıştım. Benim için, Vehbi Koç, tebaasını mutlu etkek isteyen bir"İmparatordu." Vehbi Koç bu ismi sevmediği için kullanmaktan vazgeçtim. ªimdi, yaşadıklarımı genç kuşaklara aktardığım kitabım 15. baskıyla elli binlik bir satışa ulaştığıma göre, beklediğim ilgiyi gördüğümü sanıyorum.

T.Y.: Kitabınızdan da anlaşıldığı gibi duygusal bir insansınız.Kitabı yazarken objektif olmak gibi bir kaygı taşıdınız mı? Yoksa, benim dostum, patronum, sevdiğim saydığım bir insan, onu ben olabildiğince kendi gördüğüm gibi anlatayım mı dediniz?

C.K.: Duygusal olduğumu kabul ediyorum. Ancak, yetmiş yaşına merdiven dayamış bulunuyorum. Bu durumda, eski patronumla iş ilişkilerim de kalmadığı için, artık her konuda gerçekçi olma sınırında bulunuyorum . Bu duygularla, kitabımı yazarken kendimi çok serbest ve örgür hissettim. Bazı dostlarım bir övgü kitabı yazacağımı sandılar. Kitabımı okuduktan sonra, aynı kişiler, gerçekleri yazdığımı kabul etti-ler. Kitabımda, olaylara ve kişilere "asık suratla" bakmak yerine, biraz mizah, biraz şaka, biraz renklilik katmaya özen gösterdim. Bunun için, Vehbi Koç'un tek düze olan hayat hikayesinin ilgiyle ve kolaylıkla okunduğunu sanıyorum.



T.Y.: Kitabınızda, emekli olduğuktan sonraki hislerinizden söz etmişsiniz. "Özgürlüğe kavuştum" diyorsunuz. Gerçekten özgürlüğünüze kavuştunuz mu?

C.K.: Power dergisinin Haziran sayısına "Patron" konusunu ana tema olarak seçmişlerdi. Benden de "Patronluk" konusunda bir yazı istediler. Dergiyi incelerken "Yönetim ve Yönetici İlişkileri" uzmanı Ulaş Bardakçı'nın benimle ilgili bir anekdotunu okudum. Koç Topluluğundan ayrılırken, iş arkadaşlarıma bir veda konuşması yapmıştım. Orada, 'özgürlük'ten bahsetmiş, "41 yıl disiplinli bir çalışma hayatı yaşadıktan sonra 'derinliğimi' kaybettiğimi hissetmeye başladım. Artık 'özgür' yaşamak istiyorum!" demiştim.Ulaş Bardakçı, benim bu beyanımı, bir yönetici seminerinde, iştirakçilere yorumlatmak istemiş. Aldığı şu cevabı da dergide yayınlamış: " Can Kıraç, kendini, 41 yıl hapishane hayatında yaşamış gibi hissetmiş. Bunun için de özgürlüğe susamış!" demişler... ªurası bir gerçek ki, insanlar devamlı olarak başkalarının hazırladığı bir gündeme göre yaşamaktan bunalıyorlar. Ben, şimdiki özgürlüğümden büyük mutluluk duyuyorum. Ama, özgürlügün, toplumsal kurallara uyma zorunluluğu karşısında, beklenildiği kadar bir özgürlük olmadığını anlamış bulunuyorum!

T.Y.: Vehbi Koç'un kendisi tarafından yazdırılmış olan iki kitabı var. ªimdi sizin kitabınız var. Bu çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

C.K.: Benim kitabımın içeriğini ve yapısını Vehbi Koç'un iki kitabandan çok farklı görüyorum. Vehbi Bey herşeyi düzene sokarak tasnif etmeye alıştığı için, kendi kitaplarının bölümler halinde olmasını istemişti. Ben ise, geri planda Cumhuriyet tarihimizin olaylarını sergileyerek Vehbi Koç'un girişimcilik hikâyesini anlattım. Hikâyeyi anlatırken de,Vehbi Koç'u yakından tanımış olanların görüşlerine yer verdim. Böylece,Vehbi Koç'un doğum tarihi olan 1901'den 1994 yılı sonuna gelinen bir belgesel ortaya çıkmış oldu. Eminim ki, gelecek yıllarda, araştırmacılar Vehbi Koç'un hayat hikâyesini değişik boyutlarıyla inceleyeceklerdir. Vehbi Koç'un dikkat çeken bir özelliği her olayı, her konuşmasını notlar halinde kâğıda dökmüş olmasıdır. Bu yazı hazinesi, araştırmacılara büyük kolaylık sağlayacaktır. Umarım ki, o zaman, "Can Kıraç da Vehbi Koç için şunları yazmıştı." diyerek beni hatırlasınlar!..

T.Y.: ªüphesiz, Vehbi Koç Türk müteşebbisinin ilk örneği ve bu bağlamda temsilcisidir. Cumhuriyet döneminde oluşturulmak istenen "yerli sanayici- yerli işadamı" çabalarında Vehbi Koç'un rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

C.K.: Vehbi Koç'un işadamı kişiliği, ekonominin ve toplumsal yaşamın yasalarına uygun biçimde gelişmiş ve oluşmuştur. 1920 Türkiyesinde Müslüman bir girişimcinin, işe bakkal dükkanı açarak başlaması çok doğaldı. Esnaflıktan tüccarlığa geçişte, 1926 yılında, firmanın "Koçzade Ahmet Vehbi" olarak Ankara Ticaret Odasına kaydedilmesi yeni bir aşama oluyordu. Ankara'nın "Hükümet Merkezi" olması ise Vehbi Koç'un vizyonunu genişletiyor ve onu Müslüman olmayan iş adamlarına karşı yarışa sokuyordu. Burada Vehbi Koç'un çarpıcı bir yanı ortaya çıkmaktadır. Musevi, Rum ve Ermeni işadamlarının başarı sebeplerini araştıran Vehbi Koç, gayrı-Müslimlerin "işi bilen" insanları kullandıklarını anlıyor ve kendisi de, hemen, "işi bilenleri" yanına alarak işlerini genişletmeye koyuluyor. Her yeni işe girerken de, seçtiği "işi bilene" küçük te olsa ortaklık hakkı tanıyor. Böylece, çalışanlar, kendileri için de çalıştıklarını hissederek daha verimli olmaya gayret ediyorlar. Böylece, " Koç İmparatorluğu"nun temelleri atılmış oluyor ve Vehbi Koç "Mucizesi" gerçekleşiyor.

T.Y.: Vehbi Koç'u bir Türk girişimcisi olarak "Tüccar" veya "Sanayici" hangi sınıfa koyuyorsunuz?

C.K.: Sakıp Sabancı açıklamalarında, daima "Ben sanayiciyim!" der. Ben bu beyanı gerçekçi bulmam. Türkiyenin sanayileşme süreci incelendiği zaman, özel teşebbüsün sermaye ve yetişmiş insan gücü bulunmadığı için, 1930'lu yıllarda. "Devletçiliğin" bir Cumhuriyet politikası yapıldığı görülmektedir. Bu süreç 1950 yılına kadar devam etmiştir. Sanayici olmak için ihtiyaç duyulan sermaye birikimi, ticaretten kazanılarak fabrika yatırımlarına dönüştürülmüştür. Bu anlamda, Vehbi Koç, sırasına göre; önce esnaf, sonra tüccar ve nihayet sanayici olmuştur... Vehbi Koç'un ölümünden sonra Koç Holding'in bulunduğu Nakkaştepe'de bir veda töreni düzenlendi. Ben, o törende yaptığım konuşmada Vehbi Bey'in başarı çizgisini şöyle tanımlamıştım: " Vehbi Koç'un çarpıcı bir başarısı da, Cumhuriyet Türkiye'sinde, Türk işadamına önce güven duygusu ve sonra kimlik kazandırmış olması gerçeğidir. Vehbi Koç hayatı boyunca, mücadele etmenin heyecanını yaşamış, başarıya ulaşmanın mutluluğunu tatmış ve zaman zaman da kaybetmenin hayal kırıklığını içine sindirme olgunluğunu göstermişti. Vehbi Koç bu dene-yimleriyle, Türk işadamının yoklukları ve güçlükleri aşarak, çağdaş bir girişimci olabileceğini bütün dünyaya kanıtlayan bir akıncı olmayı başarmıştı.".. Sizin gibi genç kuşakların bilmediği bir husus da, benim gençlik yıllarımda, Vehbi Koç'un, bir sembol olmayı başarmasıydı. Okullarda öğrencilere; "Büyüyünce ne olmak istiyorsun?" sorusunu, gençler; " Vehbi Koç olmak istiyorum!" diyerek cevaplarlardı. Bunun içindir ki, Vehbi Koç, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, yalnız askerlik yapan, ya gazi ya da şehit olan Müslümanların, Cumhuriyet döneminde başarılı işadamı olabileceklerini kanıtlamış bir "Akıncı"dır.

T.Y.: Koç ªirketler Topluluğu'nun Türkiyedeki şirketler ile Dünyadaki şirketler arsındaki yeri nedir?




C.K.: Türkiye yeni bir platforma çıkmış, yeni bir kademeye yükselmiş bulunuyor. Bu yeni ortam, şirketleri, hem yurt içinde hem de yurt dışında ciddi bir rekabetle karşı karşıya getirmektedir. Rekabet karşısında başarılı olmak için; yaratıcılık, verimlilik, devamlılık, kaliteli ve ucuz mal ve hizmet üretmek, güvenilir olmak önem taşımaktadır. Koç ªirketleri, diğer Türk şirketleriyle beraber, bu deneyimleri kazanmış olarak, iç ve dış pazarlarda varlıklarını sürdürmektedirler. Bizim yöneleceğimiz ve yerleşeceğimiz pazarların, Avrupa Topluluğu olmasını, şirketlerimizin geleceği için çok hayatî bir hedef saymaktayım. Ekonomik ve siyasal istikrara kavuşmuş ülkelerin pazarlarında yer almanın, bizim ekonomik yapımızı geliştireceğine ve rekabet gücümüzü arttıracağına inanıyorum. Bunun için de, "Gümrük Birliği"ne girişimizi doğru bir karar olarak değerlendiriyorum...1950 yılında, ülkemiz ile İspanya arasındaki karşılaştırmalı temel veriler birbirine çok yakındı. 1990 yılına geldiğimizde, gerek ekonomik gerekse sosyal yapılarımız arasında, İspanya lehine büyük farklılıklar görüyoruz. Bu olumsuz sonucun kabahatını, bizim, ülke olarak, kötü yönetilmiş olmamızda görüyorum. Maalesef, hâlâ ülke yönetiminde büyük hatalar yapılıyor. Hâlâ "Dene ve öğren" metodu ile idare ediliyoruz. Siyasî istikrarı bir türlü sağlayamıyoruz. Kara-mizah uslûbu ile şunu önermek isti-yorum; "Devlet yönetimi, siyasi partiler, hükümetler kendi meseleleri ile boğuşmaya, çözüm aramaya devam etsinler! Ancak, özel sektörü yönlendirmekten vazgeçsinler!" Eminim ki, bu takdirde, ülke ekonomisi çok daha başarılı olacak, daha hızlı gelişecektir.!. Bunun benzer bir örneği, yıllardan beri İtalya'da yaşanmış ve sonuçta bir "İtalyan Mucizesi" gerçekleşmiştir... Bizde de böyle bir mucizenin gerçekleşmesi için her şey bulunmaktadır; Üretim kapasitemiz var, kalite anlayışımız gelişmiş, iç ve dış pazarda rekabet gücü kazanmışız, tekstilde dünyanın korkulu rüyasıyız, metal sanayiinde büyük hamleler yapıyoruz...Burada bir konuya daha değinmek istiyorum. Vehbi Koç'un köklü bir eğitimi olmamıştı. Ama, yanına "işi bilen" insanları topladığı için "hata payını" en aza indirmeyi başarmıştı. Belirli bir aşamaya geldikten sonra da, memleketin temel meseleleri ile ilgilenmeye yönelmişti. Eğitimin gelişmesine destek olmak için Türk Eğitim Vakfı'nın, nüfus artışı sorunlarına çare bulmak için Aile Planlaması Vakfı'nın, erozyonun önlenmesi için Erozyonla Mücadele Vakfı'nın kuruluşuna öncülük yapmıştı. İşadamlarının katkılarıyla bu vakıflarda büyük fonların birikimini sağlamıştı. Vehbi Koç, bu hizmetleriyle de gerçek bir toplum lideri olduğunu kanıtlamıştır.

T.Y.: Bunlardan öyle bir sonuca varıyoruz ki, devletin yapması gereken sorunlara Vehbi Koç el atmış. İş dünyasında başka bir yorum yapılıyor; Koç Topluluğu'nun hantallaştığı, kendi bürokrasisi karşısında karar almakta zorlandığı iddia ediliyor.





C.K.: Koç Topluluğu'nda kendine has bir bürokrasi bulunduğu görüşüne katılıyorum. Vehbi Koç, "kurumsallaşmayı" kendisine hedef olarak seçtiği için, "Koç Bürokrasisinin" yaratıcısı olmuştur. Vehbi Koç, aile bireylerinin keyfi kararlar almalarını önlemek ve aile içi görüş ayrılıklarının şirketlerin dağılmalarına mâni olmak düşüncesiyle, bürokrasinin gerekli olduğuna inanırdı. Bürokrasiyi bir "emniyet süpap"ı sayardı. Komiteler kurulacak, işi bilenlerin görüşleri alınacak, raporlar hazırlanacak, tartışılacak ve bu kademelerden geçildikten sonra konu karara bağlanacak... Oldukça uzun bir yol! Ancak, bu sistemin, atılımları geciktirmesi yanında önemli bir yararı olmuştur. Yanlış karar verme riski çok azalmıştır. ªimdi, yeni organizasyon çalışmalarıyla karar verme kademeleri azaltılıyor. Uygulamacı şirketlerle tasarımcı ve denetleyici Koç Holding arasında daha kestirme ilişkiler kurulmaya çalışılıyor. Türkiye'de çok cesaretli girişimciler var. Bunlar çok çabuk karar alabiliyor ve uygulamaya koyuyorlar. Ancak, riskler tam olarak belirlenmediği için de birdenbire batıyorlar. Kendileriyle beraber bankaları da büyük zararlara sokuyorlar. Koç Holding böyle hatalar yapmamıştır, çünkü, kendi "bürokratik" sistemi bu olasılığı önlemiştir.

T.Y.: Kitabın ilgimi çeken bir yönü de Vehbi Koç'un Demokrat Parti iktidarıyla yıldızının bir türlü barışmamış olduğunun anlatıldığı bölümlerdi. Acaba, DP'nin kendi zenginini oluşturma isteğine karşı Vehbi Koç'un tek kalma isteğinin bu çatışmada payı olabilir mi?

C.K.: Vehbi Koç'un böyle bir düşünce içinde bulunduğunu sanmıyorum. Vehbi Bey Ankara Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı olunca büyük prestij kazanmıştı. O dönemde, CHP, parlamanter sistemin tek partisidir. İsmet İnönü hem Millî ªef hem de Cumhurbaşkanıdır. CHP, ismiyle halk partisi olduğu halde, gerçekte şehir ve kasaba zenginlerinin, çiftlik ağalarının, o günlerin tabiriyle "Mütegallibenin" desteklediği bir siyasi kuruluştur. Vehbi Koç, başarılarıyla CHP yöneticilerinin dikkatini çekmeye başlar. Muhakkak ki, Vehbi Bey'in de, parti ileri gelenlerine yakın olmak hoşuna gidiyordu. Nitekim, hükümet erkânı ve İsmet İnönü ile dostluk ilişkileri kurmuştu. Bu ilişkiler, Vehbi Koç'u CHP'nin "Kırklar Meclisi"ne kadar getirmişti. "Aramıza katıl, fikirlerinden yararlanalım." teklifi Vehbi Koç'u heyecanlandırmıştır. Bu üyeliği, memlekete hizmet sunulacak bir yer olarak kabullendiği için çok önemsemiştir. Kendisi, iş arkadaşları Hulki Alisbah ve Cafer Tüzel'i yanına alarak, ekonomik sorunlarla ilgili raporlar hazırlamaya başlamıştır. Ancak, kısa bir süre sonra "Kırklar Meclisi"nin bu görüşleri dikkate alma niyeti olmadığını anlamış ve çalışma şevki kırılmıştır. Bu kırgınlıkla,Vehbi Koç CHP'nin kendisine yaptığı milletvekili olma teklifini geri çevirmiştir. Ancak, bütün bu olup bitenler Vehbi Koç'a CHP'li damgasını vurdurmuştu. 14 Mayıs 1950'de, Demokrat Parti büyük bir ekseriyetle iktidar partisi olunca, memlekette,




Demokrat Partili olma saltanatı başlamıştı. Demokrat Partililer CHP'li Vehbi Koç'u çekemiyorlardı. Açtırdıkları tahkikatlarla Vehbi Koç'u yıldırmak istiyorlardı. 1960 yılında, 27 Mayıs İhtilâline bir kaç ay kala, Vehbi Koç, baskılara dayanamıyor ve CHP üyeliğinden ayrılıyordu. Ancak, DP'ye geçmeyi kesin olarak kabul etmemişti. O günden sonra da, iş adamlarının siyasi partilere üye olmalarının doğru bir karar olmadığına inanmıştı... Siz ,"Her iktidar kendi işadamını yaratmaya çalışıyor" demiştiniz. Bu gözleminize katılıyorum. Dünyanın bütün ülkelerinde, işadamları ile siyasetçiler arasında sıkı ilişkiler bulunmaktadır. Partiler, iş adamlarından önemli parasal destek sağlamakatadırlar. Bizde, 1946 yılından itibaren, demokratik sistemle beraber bu ilişkiler gelişmiştir. Bütün partiler kendi işadamlarını oluşturmaya özen göstermişlerdir. Bu ilişkileri, demokratik sistemin hem bir gereği hem de ciddî bir zaafı saymak mümkündür.

T.Y.: Gençlik yıllarınızda, öğrencilerde bir Vehbi Koç olma idealinden bahsettiniz. Geçen zaman içinde bu öncü, lider Vehbi Koç imajında bir değişiklik oldu mu? Diğer taraftan, Türk halkının çok önem verdiği dinî konularda Vehbi Koç'un özellikleri, Hacı olması, namaz kılması, Ramazan'da oruç tutması gibi ayrıntılar kamu oyunca yeterince bilini-yor muydu? Bunlar bilinseydi Vehbi Koç imajı nasıl oluşurdu?

C.K.: Bence, geniş bir topluluk tarafından, Vehbi Koç'un öncü ve lider kişiliği biliniyor ve kabulleniyordu. Temasım olan genç kuşaklarda Vehbi Koç olma idealinin devam ettiğini görüyorum.Vehbi Koç, gerçek anlamda laik bir cumhuriyetçiydi. Kendisi, dinî kurallara noksansız uymaya çalışır, fakat kimsenin dinî inanışlarına ve davranışlarına karışmazdı. Ben, Türk halkının, Vehbi Koç'un bu yönünü bildiğini ve algıladığını sanıyorum. Vehbi Koç, namazını kılan, orucunu tutan, Hacca giden, ama evinde ve davetlerde bir kadeh viski içmeyi günah saymayan çağdaş bir müslümandı... Vehbi Koç'un 27 ªubat 1996 Salı günü yapılan cenaze töreni, Türk ulusunun O'na verdiği değeri belirlemesi bakımından çok anlamlı bir göstergeydi .O'nu tanımamış insanlar, akın akın Fatih Camii avlusunda, yol kenarlarında toplanarak, televizyonların canlı yayınlarını izleyerek Vehbi Koç'a olan hayranlıklarını ve takdirlerini belirtmek istemişlerdi. Böylece, Vehbi Koç'un "Akıncı" kişiliği milletçe benimsenmiş oluyordu.

T.Y.: Osmanlı döneminde, güçlü bir sanayici ve tüccar sınıfı oluşmadığı, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında da devletçilik öne çıktığı için, sonra da sol görüşlerin ve akımların kuvvetlenmesi karşısında, kamu oyunda işadamlarına karşı bir antipati oluştuğu iddiaları var. Bu önyargılar nedeniyle işadamlarının yazdıklarına veya onlar hakkında yazılan eserlere ilgi gösterilmediği söyleniyor. Bu yorumlara katılıyor musunuz?





C.K.: Ben, her dönemde, halkımızın işadamına ilgi gösterdiği görüşündeyim. Osmanlı döneminde Müslüman iş adamları öne çıkamadıkları için, ilgiyle izlenenler Musevi, Rum, Ermeni işadamları olmuştu. Cumhuriyet döneminde sermaye birikimi olmayışı devletçiliğin doğuş sebebi oldu. İkinci Dünya savaşının sıkıntıları, 1954/1960 döneminde ekonominin içine düştüğü buhranlı yıllar, fırsatçı ve karaborsacı işadamını yaratmıştı. Millî Korunma Kanunları, işadamını, toplum karşısında suçlu durumuna sokmuştu. 1970 ve 1980'lerin hayalî ihracatçıları, tahsis ve teşvik avcıları işadamı imajını zedelemişti. 1990'larda banka kredisi soygunları, köşe dönücülük hep işadamı becerisi olarak gösterildi. Bu olumsuz ortama rağmen, bugün, kamu oyunca saygı ve hayranlık duyulan bir işadamı kimliği oluşmuş bulunuyor. Bu işadamının kimliğinde; vergisini ödemek, sosyal sorumluluk üstlenmek, işgücü yaratmak, yeni yatırımlara ve ihracata yönelmek, iç ve dış rekabete açık olmak gibi ilkeler bulunuyor... Ekonomi felsefesiyle ilgili temel kavramların değiştiği, Marksizmin, katı kurallı sosyalizmin tasviye edildiği bir ortamda, artık ülkemizde de işadamına "kurtarıcı" gözüyle bakılıyor... İşadamları ile ilgili yayınlara gelince: Türkiye'de çok az olan okuma merakı karşısında, işadamlarının yazdıkları kitapların ilgi görmemesine şaşmamak lâzım. Zaten bunların birçoğu da- tabiî benimki hariç!- okunması keyif vermeyen ders kitaplarına benziyor.

T.Y.: Kitabınızda yer verdiğiniz anekdotların birinde Vehbi Koç'un gerçek anlamda dostu olmadığından söz ediliyor. Bu konuda ki yorumunuz nedir?

C.K.: İş dünyasında, hatta her alanda başarılı olmak için, kişinin kendi kurallarını öne çıkarması gerekiyor. Lider kişiliğinin oluşmasında; hedefi belirlemenin, takipçiliğin, çevresine hükmetmenin yanında acımasızlığın da önemli bir yeri vardır. Gerçek bir iş dünyası lideri olan Vehbi Koç'un kişiliğinde bu özelliklerin hepsi bulunuyordu. Vehbi Bey'in hayatında "İş" daima birinci planda bulunduğu için, onun dostluk ilişkileri hep yüzeysel kalmıştır. Vehbi Koç, her vesileyle, çocuklarından ve iş arkadaşlarından, çalışma arakadaşlarıyla dostluk ilişkisi kurmamalarını istemiştir... Bugün, yönetim felsefesinde önemli değişiklikler oluşuyor. İnsan ilişkileri daha çok önem kazanıyor. Otoriter patronun yerini; insancıl, "takım kaptanı - coach" yaradılışlı patronlar alıyor... Vehbi Koç, değişik meslekteki insanların görüşlerini öğrenmek, onların hayat felsefelerini anlamak için iş dünyası dışında bulunanlarla ilişki kurmaya önem verirdi. Örneğin; tiyatro sanatçısı Metin Akpınar, Zeki Alasya, yazarlardan Mehmet Barlas, Güneri Cıvaoğlu, müteahhitlerden Ayduk Koray, mimarlardan Aydın Boysan, doktorlardan Gürbüz Barlas, turistik restorancı Beyti Bey bunlardan bazılarıydı. Yürüyüş gurubuna katılanlar ise mevsime ve yerine göre değişik kişilerden oluşurdu. Vitali Hakko'nun bu konudaki anısı çok anlamlıdır. Birgün, Vitali Hakko da yürüyüşe katılmaya karar verir ve Yeniköy sahilinde buluşulur. Vehbi Koç Vitali Hakko'yu gurupta görünce şu yorumu yapar: " Sen domuz adamın tekisin! Aramıza katıldığına göre, muhakkak bizlerden birşeyler öğrenmeye çalışacaksın." İşte bu yorum, biraz da Vehbi Koç'un,bu gibi beraberliklerden beklediklerini açıklamaktadır bence...

T.Y.: Vehbi Koç'un ölümünden önce kitabınızı yazdınız. ªimdi, Vehbi Koç'tan sonra, kitabınıza eklemeyi düşündüğünüz kısımlar olabilir mi?

C.K.: "Anılarımla Patronum Vehbi Koç" yayımlandıktan sonra beş yüzden fazla mektup aldım. Tanıdığım, tanımadığım bir çok kişi de telefonla aradı. Kutladılar ve övücü değerlemeler yaptılar. Mektupların çoğunda da Vehbi Koç'la yaşanmış anılara yer vermişlerdi. Kitabımın telif hakkını Vehbi Koç Vakfına satmış olduğum için, ilâveli yeni bir basıma Vakfın karar vermesi gerekecektir... ªimdi, ben yeni bir kitap üzerinde çalışıyorum. İş hayatından ayrıldıktan sonra, üniversite ve akademi kültür kulüplerine konuşmacı olarak davet edildiğim için öğrencilerle yakın temaslarım oluyor. Gençlerimizin başarıya giden yolları bulmaya ve deneyimleri öğrenmeye önem verdiklerini görüyorum. Bu izlenimlerden etkilendiğim için, Cumhuriyet döneminde, kendi iradeleriyle iş hayatına atılmış, başarıya ulaşmış, bazı teşebbüslerinde hüsrana uğramış iş adamlarımızdan 20/25 kişilik bir gurubu, bunların özelliklerini, deneyimlerini ve başarı formüllerini yeni kitabımda gözler önüne sermek istiyorum. Kitabımda,Türk toplumunun ve iş dünyamızın kendine has etnik yapısını dikkate alarak, belgesel roman uslûbunda, geniş bir yelpaze oluşturmaya çalışacağım. Bunun için de, kitabımın adını "Mozaik" olarak belirledim...Kitabım yayımlandıktan sonra benimle yeni bir röportaj yapmanızı bekleyeceğim. Bana değer verdiğiniz için; size , Türk Yurdu Dergisi yöneticilerine ve kıymetlı okuyuculara esenlikler diliyorum.

*

Can Kıraç

6 Temmuz 1996

Çeşme-Ilıca

E-Mail